Kütüphanemiz - Erişkin Endokrinoloji Hastalıkları

  • ENDOKRİNOLOJİ NEDİR?

    Endokrinoloji, kelime kökeni olarak iç salgı bilimi anlamına gelmektedir. Endokrinoloji, iç salgı bezlerinin fonksiyonlarını, normal dışı çalışma sonucu oluşan hastalıklarını ve bunların tedavilerini düzenleyen tıp dalıdır. Hormonlar vücudumuzdaki değişik aktiviteleri kontrol eder. Hormonların farklı tipleri, üreme, metabolizma, büyüme, gelişme ve çevremize verdiğimiz tepkileri kontrol eder, vücudumuzun fonksiyonları için gerekli uygun miktarda enerji ve besini sağlamaya yardımcı olurlar. Endokrin sistemi oluşturan salgı bezleri, hipotalamus, hipofiz, tiroid, paratiroid, pankreas, yumurtalıklar (kadında overler, erkekte testisler), böbreküstü bezidir. Endokrinoloji, bu hormonlar ve hormonal hastalıklarla ilgilenip, tedavilerini düzenler.

  • METABOLİK  SENDROM

    Metabolik Sendrom özellikle karın bölgesinde erkek tipi  yağlanma (yağlanma ), İnsülin direnci, kan yağları, kolesterol ve şeker  düzeyinde bozukluk veya şeker hastalığı,  yüksek kan basıncının (hipertansiyon) bir arada bulunduğu bir tablodur. Klinik önemi ise, bahsedilen bu bulguların bir kaçının bir arada olmasının, kalpte enfarktusa neden olan koroner hastalığı denen bir sağlık sorunu yaratmasındandır.

     

    Kalp hastalıkları riski Metabolik Sendromu olanlarda 3-4 kat daha fazladır,  kalp sorunları ise ölümcül olabilmektedir. Şişmanlık, tüm dünyada beslenme fazlalığı veya düzensizliği ve hareketsiz yaşamın sonucu olarak,  gerek çocuklarda gerekse erişkinlerde artmakta ve diğer metabolik sendrom belirtilerinin ortaya çıkmasına da neden olmaktadır. Genetik yatkınlık nedeniyle ailesinde metabolik sendrom olanlarda,  bu hastalık olasılığı yüksektir

    Ayrıca menopoz, sigara ve alkol kullanımı, düşük gelir düzeyi, yüksek karbonhidratlı diyet Metabolik Sendroma yatkınlık yaratmaktadır.

    Karın bölgesindeki yağlanma yaygın olarak bel çevresi ölçümü ile değerlendirilmektedir ve değişik ırklarda normal kabul edilen değerler birbirinden farklıdır.  Ülkemiz için  (Avrupa ölçüleri kullanılmakta olup ) Erkekler için   94 cm’e eşit veya fazla, Kadınlarda ise 80 cm’ e eşit veya fazla olması şişmanlık kabul edilmektedir.

     

    Daha önceleri Vücut Kütle İndeksi denilen boy ve kilo ölçümlerinden elde edilen VKİ=Vücut ağırlığı ( kg ) / boy uzunluğunun  karesine ( m2 ) bölünmesi ile elde edilen değer, artık fazla kullanılmamaktadır, zira sporcularda olduğu gibi VKİ yüksek olmasına karşın bu sporcularda vücut ağırlığı,) kas dokusunun  çok gelişmiş olması nedeniyle ölçümlerde yüksek hesaplanmaktadır, oysa önemli olan vücuttaki yağ dokusunun miktarı ve bu yağın yerleşim yeridir. Karın bölgesindeki yağlanma  önemli olduğundan bel / kalça oranları da şişmanlık tarifinde kullanılmakta idi, artık kullanılmıyor.

     

    İnsülin direnci;  glukozun yeterli şekilde kullanılmaması durumunu yaratır diğer bir ifade ile insülin glukoz kullanımını yeterli derecede sağlayamaz ve bu durumda, glukoz metabolizması bozulur ve diyabete yatkınlık olur, biz bunu normalden daha yüksek açlık veya tokluk şeker düzeyleri olarak saptarız. İnsulin direnci açlık  8-12 saatlik gece açlığını takiben, alınan kanda  açlık kan şeker  ve serum insülin düzeyleri tayin edilerek hesaplanır, HOMA kısaltması ile ifade edilir Hesaplanan değer 2.5 dan fazla ise, hastada insülin direnci var kabul edilir.

    Kandaki yağ düzeylerinin anormal olması diğer bir bulgudur; kanda trigliserid dediğimiz yağlar yüksek ve kalp koruyucu olan HDL kolesterolü düşüktür.

     

    Hipertansiyon ( Kan Basıncı yüksekliği) : Kan basıncının 130 /85 mm Hg nın üzerinde olması hipertansiyon olarak kabul edilir.

    Yukarıda sayılan 4 bulgudan üçünün bulunması Metabolik sendrom varlığını gösterir.  İleride olası bir kalp hastalığını önlemek için tanı konarak her anormal bulgunun tedavisi yapılmalıdır.

     

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

     

     

  • İNSÜLİN POMPASI TEDAVİSİ

    İnsülin Pompası Nedir?

     

    İnsülin pompası, diyabetes mellitüsün tedavisinde insülin yönetimini sağlayan bir cihazdır.

     

    Cihaz başlıca 3 parçadan oluşmaktadır:

     

    Pil, ekran ve denetim panelini de içeren pompa

    İnsülini taşıyan iletim borusu

    Vücuda subkütan olarak yerleşen bir iğne ya da kateter

    İnsülin pompası tektip- hızlı etkili insülini vücuda 2 yolla vermektedir:

     

    -Vücuda devamlı olarak iletilen bir bazal doz ( background insülin de denilebilmektedir.) ve

     

    -Yemeklerden önce ya da yüksek kan şekerleri seviyelerini düzenlemek için verilen bolus dozu

     

    Tek tip insülin kullanıldığı için, insülinin iletim profiline bakılarak verilen dozun etkilerini tanımlamak kolaylaşmaktadır. Ayrıca insülin pompası şırınga ya da kalemle mümkün olmayan miktarlardaki insülinin enjekte edilebilmesini de sağlamaktadır. İnsülin pompası, kan şekeri ve hemoglobin A1c düzeyleri üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlayarak, diyabetle ilişkili uzun dönem komplikasyon görülme oranını da düşürmektedir.

     

    Düzeltme faktörü, insülin- karbonhidrat oranları ve bazal dozlar bir endokrinoloji uzmanı tarafından belirlenmektedir. Şu anda, kullanıcının kan şekerine göre otomatik insülin iletimi sağlayabilen bir cihaz mevcut değildir. Ancak, iki ana imlataçı firma, kapalı kanal sistemi içeriği üzerinde çalışmaktadır. İçeriğin çok ümit vadediyor gibi görünmesine karşın, sistemle ilgili bir hata olması durumunda ne olacağı ile ilgili yasal problem kafaları karıştırmaktadır.

     

    İnsülin pompası kullanımı, yoğun insülin tedavisi için, çoklu insülin tedavisi alanlara göre daha kolay ve etkili olması nedeni ile artmaktadır. Sağlık sigortalarında ve halkın ekonomik alım gücündeki değişiklikler nedeni ile ülkeler arasında pompa kullanıcı sayıları arasında farklılıklar görülmektedir. Amerika'da 150.000 pompa kullanıcısı mevcut iken İngiltere'de hastalar pompalarını kendileri finanse ettikleri için 1100 kadar pompa kullanıcısı bulunmaktadır.

     

    Tüm hastalar insülin pompası için uygun adaylar olmazken, bunun tanı koyacak uzman doktor ya da sağlık sigortaları ile ilgili problemler yüzünden sınırlandırılması da doğru değildir.

     

    İNSÜLİN POMPASI NE YAPAR?

     

    İnsülin pompası, diyabetes mellitüste iğne tedavisi yerine kullanılan bir tedavi yöntemidir. İnsülin pompaları, pompanın nasıl kullanılacağı ile ilgili büyük bir sorumluluk üstlenilmesi ve iğne tedavisine göre çok daha sık kan şekeri ölçülmesinin taahhüt edilmesi şartıyla, pediatrik kullanım için son derece ideal bir yöntemdir. İnsülin pompası kullanan bireyler, pompayı kullanmayı bilen ve iğne tedavisine göre diyabetli hasta bakımının gereklerini hastaya aktarabilecek bir hekimin kontrolü altında olmalıdır.

     

    İnsülin pompası, göbek, kalça, üst kol ya da bacak bölgesine yerleşen bir katatere bağlı bir tüp aracılığı ile vücuda insülin salgılayan elektronik bir cihazdır. Katater her 3 günde bir değiştirilir.

     

    İnsülin pompası, metabolik ihtiyacı ya da vücut fonksiyonlarını karşılayacak insülini sağlayan sürekli- periyodik olarak bazal doz olarak adlandırılan bir insülin salınımı gerçekleştirmekdir. Hastalar yemek yediklerinde ise yemekten hemen önce ya da yemeğe başladıkları anda bir yemek bolusu göndermektedirler. İnsülin pompası tedavisinde kalem tedavisinde olduğu gibi uzun ya da orta etkili insülin yerine de sadece kısa etkili insülin kullanıldığından, hasta kalem/enjeksiyon tedavisinde uygulamak zorunda olduğu, insülin enjeksiyonu prıgramı üzerinde temellendirilmiş yemek saatlerini uygulamak zorunda kalmamaktadır.

     

    Hastanın kendi hesaplamasının daha doğru olduğu konusunun sağlık profesyonelleri arasında tartışılmasıyla beraber, pek çok insülin pompası, yemek ya da düzeltme bolusunu hesaplayabilmektedir. Ancak pompa bolus dozunu hesapladıktan sonra, hastaya önerilen doz üzerinde değişiklik yapma fırsatını da tanımaktadır.

     

    Dünya genelinde yaklaşık 450.000 insan insülin pompası kullanmaktadır. Pompa kullanıcıları kalem ya da enjeksiyon tedavisi kullanıcılarına göre daha iyi kontrol sağlayabilmekte ve HbA1c değerlerinde gelişme görülmektedir. İnsülin pompası, yeme alışkanlıkları, egzersiz, stres, hastalık durumlarına göre insülin kontrolünde kolaylık sağladığı için, kişilerin yaşam seçimlerinde esneklik ve özgürlük tanımaktadır. Kalem tedavisinde insüline göre gıda alınırken, pompa tedavisinde yenilene göre insülin yapılmaktadır.

     

    TIBBİ VE PSİKOLOJİK FAYDALARI

     

    Yeme Bozukluklarına bağlı Anoreksiya Nervoza Derneği (ANRED), tıbbi bir zorunluluk nedeni ile sıkı bir diyet kontrolü altında olup da yeme bozukluğu nedeni ile hayatını kaybedenlerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bu yeme bozukluğu olan hastaların arasında diyabet hastalığının önemli bir yer tuttuğunu ortaya koymuştur. Bir insülin pompası kullanma sadece tıbbi açıdan değil psikolojik sağlık açısından da son derece faydalı olabilmektedir. Dikkatle ölçülmüş yemek ve porsiyon seçimi ile sıkı bir programla yapılan insülinin karşılığını yeme zorunluluğu ortadan kalkmaktadır. Pompa kullanıcısının hayatının odağı yapılan insülinden ziyade yemenin üzerinde olmakta ve daha normal bir şekilde aktivitelere katılıma olanak sağlamaktadır. Bazı doktorlar küçük çocukların insülin pompası kullanmasını uygun bulmazken pek çok araştırma sonucuna göre bir kişi ne kadar küçükken insülin pompası kullanmaya başlarsa psikolojik ve tıbbi yararları o kadar büyük olmaktadır.

     

    Bazıları tarafından bir takım risklerinin tartışılıyor olmasına rağmen insülin pompasının tıbbi yararları kanıtlanmıştır. Hasta pompa kullanımı için yeterli bilgi ve beceri donanımına sahip olduğunda daha iyi HbA1c düzeylerine ulaşmakta daha az hipoglisemi episodları ile yüzleşmekte, hospitalizasyon ve diyabet komplikasyonları ile karşılaşma oranları düşmektedir.

    İnsülin Pompası

    İnsülin Pompası Kullanımı

    İnsülin Kalemi

    İnsülin kalemi kullanımı

    İnsülin pompası ile spor...

    İnsülin Pompası Kullanımını Ergun Çetinkaya TRT Avaz programında anlatıyor.

    POMPA KULLANMAYA KARAR VERİRKEN GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULMASI GEREKENLER

     

    İnsülin pompası diyabeti ortadan kaldırmaz ve pompanın siz veya çocuğunuz için doğru seçim olmadığına karar verirken göz önünde bulundurulması gereken bazı hususlar vardır. Pompa tedavisinde enjeksiyon yöntemine göre geceyi de içermek üzere daha sık kan şekeri ölçümü yapmak gereklidir. Doğru miktarlarda insülinin alındığından emin olmak için periyodik olarak bazal insülinin kontrolü yapılmalıdır. Pompada bir sorun oluşur, set tıkanır ya da kanül kıvrılırsa hızla diyabetik ketoasidoz gelişebileceğinden gerektiğinde kalem kullanmaya devam etmek gerekebilir. Uygun sterilizayon yapılmadığında bölgesel enfeksiyon görülebilir. Ekstra pompa malzemeleri, glukagon ve diğer diyabet acilleri malzemeleri taşımak gereklidir. Ayrıca, pompa kullanımı ile ilgili yeterli eğitime sahip hemşireler ve diğer sağlık profesyonelleri çok sayıda olmamakla birlikte, hastalara, yakınlarına, aile üyelerine, bakım verenlerine, sağlık profesyonellerine ve okullara eğitim desteği sağlayabilmektedir.

     

    İnsülin pompasını kolaylıkla programlanabilmesi ile kalem tedavisindekinin aksine, gerektiğinde günün değişik saatleri ve haftanın değişik günleri için farklı bazal ayarlamaları yapılabilmektedir. Pompa sürekli bazal insülin yönetimi ile sağlıklı bir pankreas taklit etmektedir. Pompa bir doktor tarafından reçetelendirilmelidir. Böylelikle insülin pompası ve malzemeleri sigorta şirketleri veya devlet tarafından karşılanabilmektedir.

  • TİROİD BEZİ HASTALIKLARI (Hipotiroidi – Hipertiroidi)

    Tiroid bezi boynumuzun ön tarafında, orta kısımda yerleşmiş, bir kelebeği andıran, bir endokrin ( İç Salgı) bezidir, her 2 tarafta birer lobu ve ortada bunları bağlayan bir dokudan oluşur,  tiroid hormonları dediğimiz hormonların yapımından sorumludur.

     

    Tiroid bezinin salgıladığı hormonlar ( bunlar T3 ve T4 olarak anılır) vücudumuzdaki birçok organımızın işlevini etkiler, vücut metabolizması, zihinsel  fonksiyonlar, uyku durumu, kan basıncı, kalp, solunum,  mide barsak sisteminin çalışması, saçların  sağlığı, terleme, işitme, gözün sağlığı, yapısı ve görünümü, kemiğin çocuklukta büyümesi ve erişkinlerde sağlığı vs.  direkt veya indirekt olarak tiroid hormonlarından etkilenir.

     

    Tiroid bezinin hastalıkları ülkemizde,  özellikle bazı coğrafi bölgelerde sıklıkla görülmektedir. Tiroid bezinin basit veya nodüllerle birlikte olan guvatr, hashimoto hastalığı  (otoimmün tiroid) gibi birçok aile ferdinde sık görülen  iyi huylu hastalıkları yanında, son zamanlarda özellikle gençlerde sıklıkla  görülen kötü huylu tümörleri  gibi çok çeşitli hastalıkları vardır. Tiroid bezinde oluşan değişiklikler, bazen tiroid bezinin çalışmasını değiştirmez ( bazı nodüller ve hashimoto tiroidi olgularında olduğu gibi ), bazen ise tiroid bezinin fazla çalışması veya az çalışması  mevcut olabilir,  o zaman bu hastaların tedavisi için   ilaç verilmesi gerekir.

     

    Tiroid bezinin az çalışması veya hiç çalışmamasına hipotiroidizm denir. Bu durumun belirtileri bazen çok belirgin olmayabilir, tesadüfen yapılmış kan tahlilleri sırasında tiroid testlerinde bozukluk saptanabilir. Çabuk yorulma, halsizlik,  hareketlerde yavaşlama,  terleme azlığı, saçlarda kırılmalar, kabızlık, artmış uyku ihtiyacı, kilo alma, konsantrasyon bozukluğu,  isteksizlik,  günlük görevleri başaramama,  hipertansiyon, kalp ritminin yavaşlaması, kadınlarda adet kanamalarının sıklaşması veya artması şeklinde şikayetler  yapar.

     

    Hastalık  tiroid hormonu verilerek tedavi edilir. Nadiren uzun süre tedavi edilmemiş hastalarda araya giren infeksiyonlar, stres durumları vs. miksödem koması denilen acil tedavi gerektiren bir durum yaratabilir.

     

    Tiroid bezinin fazla çalışmasına hipertiroidizm denir. Belirtileri  fazla terleme,  çarpıntı, kalp ritim bozuklukları, kalp yetmezliği ve buna bağlı nefes darlığı, kolay yorulma, uyku bozuklukları, barsak çalışmasının artması, ellerde titremeler, saç dökülmesi, aşırı sinirlilik, iştah artışı, kilo verme ve gözlerde batma yanma, bazen dışarı fırlama veya çift görme,  kadınlarda adet görmeme olabilir.

     

    Hipertiroidizmin tedavi edilmemesi, bulgu ve belirtilerinin artışı ile  tiroid krizi denilen, acil tedavi gerektiren bir durum oluşur, doğum yapma, infeksiyonlar, stres halleri, ameliyatlar veya yüksek dozda tiroid hormonu kullanılıyor olması bu durumu tetikleyebilir.

     

    Hipertiroidizm anti tiroid ilaçlar dediğimiz ilaçlarla, bezin fazla hormon yapması önlenerek tedavi edilir.  Tedavi nüksleri olabilir, o zaman tekrar ilaç tedavisiile fazla çalışma durumu kontrol altına alındıktan sonra, radyoaktif iyot tedavisi ile tiroid bezi tahrip edilir, sonra gerekiyorsa yeterli dozda tiroid hormonu verilerek,  tedaviye devam edilir.

     

    Tiroid hastalıklarından nasıl korunabiliriz?

    Özel bir korunma bilinmemektedir. Ama iyot eksikliği veya fazlalığı bazı tiroid hastalıklarını tetikleyebilir. Sigara içimi, stresler ve diğer bazı ilaçların kullanımı tiroid hastalıklarının oluşumunda etkin olabilir.

     

    Tiroid bezi kanserleri son zamanlarda özellikle gençlerde daha sık görülmektedir, Hiçbir klinik bulgu vermeyebilir Tiroidin Ultrason tetkikinde  nodul dediğimiz doku değişikliği ile tanınır. Her nodül kötü huylu değildir.  Nodulden biyopsi alınarak, hücre analizleri yapılır, kanser şüphesi varsa cerrahi  uygulanır.

     

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

     

  • DİYABET (Şeker Hastalığı)

    Diyabetes Mellitus (DM) , halk arasında şeker hastalığı olarak bilinir, kan şekerinin, normalden yüksek olduğu bir hastalıktır.

    Şeker hastalığı, tüm dünyada giderek daha sık görülmekte olup 2025 yılında bütün dünyada 300 milyondan fazla diyabetik olacağı hesaplanmıştır. Bu artışın esas nedeni, ülkelerin zenginleşmesiyle ihtiyaç yerine zevk için fazla gıda tüketimi, özel taşıt kullanımının artmasıyla,  televizyon veya bilgisayar kullanımının yaygınlaşması ile) yürüme veya diğer  fizik aktivitelerle enerjinin harcanması azalmış, şişmanlık artmış DM oluşumunu kolaylaştırmıştır. Gelişmemiş ülkelerde de, gıda olarak protein yerine, daha ucuz, karbonhidrat içerikli gıda maddelerinin tüketiminin fazlalığı ve bilinçsiz beslenme, şişmanlığı artırıp,   Tip 2 DM’ a yatkınlık yaratmaktadır.

     

    Hastalık her iki cinste görülür. Pankreasdan  salgılanan insülininin salınım azlığı veya etkisiz oluşu nedeniyle, kan şekerinin yükselmesi ile karakterizedir. Kandaki insülin düzeyi ile ilgili bu farklılıklar nedeniyle tedavileri de farklı olduğundan DM aşağıdaki  şekilde sınıflandırılmıştır.

     

     Diyabetes Mellitus’un Tipleri:

    -   Tip 1 DM

    -   Tip 2 DM

    -   İkincil ( bazı hastalıklara bağlı ) DM

    -   Gebelik DM

    -   Genetik  bozukluklara bağlı DM

     

    İnsulin, tüm besin ögelerinin de metabolizmasını kontrol eder. Normal insanlarda açlık kan şeker düzeyi 80 – 126 mg/ dl arasındadır. Kan şeker düzeyinin belli bir düzeyi aşmasıyla normal insanlarda ( 180 mg / dl),  şeker idrarla atılmaya başlar. İdrarda şekerle birlikte, su da kaybedilir ve idrar artar. Kaybedilen su, susuzluk hissi oluşturur su içme arzusu başlar. İnsülin yokluğu veya etkili olmaması ile hücreler şekeri enerji için kullanamaz, vücut enerji üretmek için yağlarını yakar,  zayıflama olur. Fazla su içme, fazla idrar yapma ve yemek yemeye karşın zayıflama, halk arasında da şeker hastalığının belirtisi olarak yaygın bir şekilde bilinmektedir.

    Kan şekerinin uzun süre yüksekliği, kanı organlara taşıyan damar sisteminde, dolayısıyla organlarda işlev sorunları yaratır. Organlardaki olumsuz işlev bozukluklarına diyabetin komplikasyonları denir, şeker hastalığının esas önemide bu işlev sorunlarıdır. Göz, böbrek ve sinir sistemi, kalp,  beyin,ve  bacak damarlarında, sorun yaratan değişiklikler oluşur.

     

    Tip 1 DM

    Tip 1 DM  çocuklarda, gençlerde ( 40 yaş öncesindeki erişkinlerde) görülür. Ailevi geçişi yoktur. Çocukluk çağında kızlarda daha sıktır. İnsülin salgılayan hücrelerin tahribiyle, insülin eksikliğinden kaynaklanır, İnsülin tedavisi yaşamsaldır, yapılmazsa ölümcül olur.

    Hastalığın ana belirtileri olan aşırı su içimi,  idrarın artışı, yemek  yenmesine karşın  zayıflama şikayetleri aniden başlar  veya ilk belirti bulantı, kusma, karın veya göğüs ağrıları, takiben uyku, dalgınlık, ve şuurun kapanması olur.

     

    Tip 2 DM

    Bütün diyabetiklerin % 90’ı tip 2 diyabetlilerdir. Daha ziyade 40 yaş sonrasında görülmekle ise de, şişmanlığın artışıyla gençler ve hatta çocuklar da bile görülmeye başlamıştır. Kadın ve erkeklerde eşit derecede görülür. Ailevidir,  anne, babada diyabet olması çocuklarda diyabete yatkınlık yaratır.

    Şişmanlar, hipertansiyonlular, kan kolesterolu yüksek olanlarda, gebeliğinde diyabet ortaya çıkmış olan kadınlarda, Tip 2 DM görülme riski yüksektir.

    Bu hastalarda insülin yeteri kadar yapılmaktadır, fakat dokularda insülinin etkisine, özellikle şişmanlıkla,  bir direnç vardır ve tablo aynen insülin yokluğuna benzer.  Tip 2 DM da klinik belirtiler yavaş ve uzun bir süreçte ortaya çıkar, bu nedenle,  hastalığın başlangıç zamanını tayin etmek mümkün olmaz. Hastaların birçoğunda uzun süredir tanı konmamış, diyabet bulunabilir. Genel kontrollerde kan tahlili yapılırken veya diyabetin bazı komplikasyonları nedeniyle hasta doktora başvurduğunda fark edilebilir. Örneğin bu hastalar doktora, kalple ilgili şikayetler, görme sorunları, böbrek hastalığı veya bacak damarlarında dolaşım bozuklukları veya kangrenlerle müracaat edebilirler.

     

    Hastalığın belirtileri fazla su içme fazla idrara çıkma bazen zayıflama, deride kaşıntılar, uzak görmede netlik azalması, uzak görme için gözlük kullananlarda gözlüklerin yeterli olmaması, kadınlarda genital organlarda mantar infeksiyonları ve buna bağlı kaşıntı, genel güçsüzlük, halsizlik  vs gibi şikayetler olabilir. Bu hastalarda,  diyabetik koma olma olasılığı daha azdır. Tedavide kullanılan çok çeşitli İlaçlar bulunmaktadır. Uzun süren diyabet olgularında, ilaçlar artık etkin olmayabilirler ve hastanın insülin kullanması gerekebilir.

     

    İkincil Diyabetes Mellitus

    Bazı hastalıkların seyri sırasında, insülin etkisine karşıt bazı hormonların salgılanması artar; tiroid bezinin fazla çalışması, büyüme hormonu fazlalığı veya böbreküstü bezi fazla çalışması ile kortizon salgısı artışı veya hastanın kortizon veya bazı başka ilaçları kullanması diyabet tablosunu meydana çıkarır. Tedavisi, esas mevcut hastalığın tedavisi veya ilaçlar kesilemiyorsa insülin tedavisinin başlanması gerekebilir.

     

    Gebelik Diyabeti

    Gebelik sırasında kadının metabolizmasında hormonal birçok değişiklikler olur, bu hormonlar açlık ve tokluk glukoz ile insülin düzeylerinde gebe olmayan kadınlardan farklı değişiklikler olur. İnsülin direnci vardır, özellikle tokluk kan şekerinin yükselmesine neden olurlar. Normalde,  belli miktardaki insülin, normal ve gebe olmayanlarda kan şekerinde belli bir miktarda düşme yaratırken, insulin direnci varlığında, aynı miktardaki insülin kan şekerinde beklenenden daha az düşme yaratır.  Buna   insülin direnci  denir, yani hücrelerin, dokuların insülin yardımı ile şekeri alması ve kullanması zorlaşmıştır, bu nedenle  kanda yükselir.  Bu yükselme belli düzeylere ulaşırsa o zaman Gebelik Diyabeti tanısı konur. Gebelik, diyabete yatkınlık yaratan bir durumdur. Gebelikte kan şekerinin insülin direncine bağlı olarak  yükselmesi, hem bebek ve hem hamile kadının sağlığı ve yaşamı için  önemlidir.  Yüksek kan glukoz düzeyleri, bebeğin gelişmesini, organlarının oluşumunu olumsuz etkiler. Gebe kadında bebeğin gelişimi normal olmaz; düşükler, rahim içi ölümler, erken doğumlar sıktır veya bebek, bazı organ anormallikleriyle, diyabete yatkın ve büyük bebekler olarak doğar.

     

    Halk arasında tosuncuk olarak adlandırılan bu bebekler, sanılanın aksine, sağlıklı bebekler değildir ve tosuncuk doğuran ( 4.0 kg 'dan ağır bebek) annelerde daha önce fark edilmemiş, diyabet olma olasılığını akla getirmelidir. Bu bebekler, annelerde hamilelik ( solunum ve kalp sorunları ) veya doğum sırasında sorunlar yaratıkları gibi ( doğumun zor olmasıyla yırtıklar, rahimin toplanamamasıyla yoğun kanamalar vs ) bu bebeklerin ileride diyabetli olma riskleri de yüksektir.

     

    Bu  nedenlerle, kadınların sağlıklı bebekler doğurmasını sağlamak için, gebe kadınlar kadın doğum kliniklerine hamilelik nedeniyle ilk başvurduklarında, açlık kan şekerine bakılmalıdır. Açlık kan şekeri 92 mg /dl eşit veya daha yüksek ise diyabetli olarak kabul edilip tedavi edilmelidir.

    Eğer ilk müracaat da kan şekerleri bu düzeylerden düşük ise, hamileliğin 24-28 haftaları arasında 50 gr glukozlu su içirilerek 1 saat sonra kan şekerine bakılır, kan şekeri 140 mg/ dl 'ye eşit  veya daha yüksek ise, bu gebelerin   diyabet yönünden taranmaları gerekir.  Gebeliğin bu haftalarında hormon düzeylerinin artışı,  insülin direncini dolayısıyla kan  şekerini de  yükseltir. Bu taramada anormal değer elde edilirse, 2 saatlik  glukoz tolerans testi (75 gr  glukozun suda eriitilip içirilmesi  ve 1 - 2 saat sonra kan alınarak glukoz tayinleri) yapılır.

     

    (AKŞ) Açlık kan şekeri  92 mg / dl   eşit veya daha yüksek ,  1 saat kan şekeri 180 mg / dl eşit veya daha yüksek, 2 saat kan şekeri 153 mg / dl eşit veya daha yüksek,  bu değerlerden birisinin bile anormal olması gebelik diyabeti tanısını koydurur.

     

    Gebeliğinde  diyabeti çıkan kadınların % 15’i 10 yıl içinde aşikar diyabetik olurlar. Gebelikte glukoz toleransı testinin yapılmasının, bebeğe zararlı olacağı bazı doktorlar  tarafından iddia edilmektedir ve yayın yapılmaktadır.  Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bu bilgilendirmelerin magazin dünyasında sık sık duyurulması nedeniyle gebe kadınlar glukoz tolerans testi yapılmasını reddetmektedirler. Oysa  50 gr. glukoz içildiğinde,  1 dilim baklava yediği zaman alacağı kaloriden daha az kalori almış olur.

    75 gr. glukoz, 300 kaloridir, bir dilim pasta bile ( özellikle kremalı ise ) yendiğinde gebe kadın 500-600 veya daha fazla kalori almaktadır. Vücudumuzda şekere dönmekte ve kanımıza geçmektedir dolayısıyla, gebe kadın testi reddetmeden önce kendisi bu gerçekleri düşünerek,  kararını sorgulamalıdır.

     

    Diyabet tanısı konduğunda olursa 1 haftalık bir diyet tedavisi ile AKŞ normal düzeylere çekilemezse hastaya insülin tedavisi başlanmalıdır.

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

     

     

     

  • DİYABETİK HASTALARDA AYAK BAKIMI

    Her diyabetik hasta, her gün ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardıktan sonra, iyi aydınlanmış bir yerde, ayaklarını gözlemeli ve olası anormallikleri saptamalıdır. Ayak tabanları gerekiyorsa bir ayna tutularak incelenmeli, elle hissedilen ıslaklık var mı ? diye kontrol etmelidir.

     

    Günlük Ayak Gözlemi

    Deri Rengi ;

     

    Kırmızı: Kızarıklık ayağa uygun olmayan dar veya büyük ayakkabıların tahrişinden veya ayağı ısı kaynaklarına ( soba, kalorifer, termofor kullanımı gibi ) maruz bırakma ile  fazla ısıtmaktan kaynaklanmış olabilir. Bu sebepleri araştırın ve daha iyi uyan ayakkabılarla değiştirin.

     

    Mavi veya siyahımsı: Bu mavimsi veya siyah renk, yaralanmalar veya kan akımı problemlerinden kaynaklanmış olabilir, doktora danışın.

    Üzerinde kıl olmayan, yama şeklinde bölgeler: Ayakkabıların tahrişinden olabilir veya kan akımındaki sorundan kaynaklanabilir. Doktorunuza bahsedin.

     

    Derinin soyulması veya ufak su toplamaları deride akıntı olması: Nedenini bulmaya çalışın, derinin sürtünmesinden veya ayakkabıdan kaynaklanmış olabilir Bu lezyonu kendiniz boşaltmaya kalkmayın olduğu gibi bırakın, nedeni belli ise ortadan kaldırın. Su toplayan yeri steril bir yara bandı veya yapışkan olmayan gazlı bez ile kapayın. Eğer lezyon kızarır akmaya başlar ve 4 gün içinde iyileşmezse doktora gidiniz.

    Bu atlet ayağı denilen mantar enfeksiyonu olabilir. Bunun erken tedavisi daha önemli enfeksiyonları önler. Atlet ayağını önlemek için topluma açık duşlarda veya ayak yıkanan yerlerde ( camilerde, mescitlerde, ıslak alanlarda,  yüzme havuzlarında) ayaklarınıza denize girilirken kullanılan ayakkabıları kullanın.  Ayaklarınızı kuru tutmaya itina gösterin Atlet ayağını doktora danışmadan tedavi etmeyin.  Ayaklarınızı temiz tutun ve her gün çoraplarınızı değiştirin. Çoraplar pamuklu veya yünlü,  hava alabilen çorap olmalıdır,  sentetik olanlar kullanılmamalıdır.

     

    Derinin yaralanması: Bölgeyi iritan olmayan bir sabunla nazikçe yıkayın, steril , yapışkan olmayan bir gazlı bez ile kapatın.

     

    Nasırlar (Sertleşmiş deri bölgeleri veya basınç altında olan bölgeler): Eczanelerde satılan nasır ilaçlarını kullanmayın. Bu bölgeleri ponza taşı ile ortadan kaldırmaya kalkmayın, ancak doktorunuz size nasıl kullanılacağını öneriyorsa kullanın.  Podiatrisler ( ayak uzmanı) varsa bunlara başvurun, deriyi zedeleyecek şekilde kesme işi veya başka uygulama yapmayın.

     

    Ayak parmakları arasında ıslaklık (nemlenme): Kurulama sırasında parmak aralarını da kurulayın. Bu nemli bölgeler, bakteri ve mantarların yerleşmesi için uygun alanlardır, enfeksiyon yaratırlar.

     

    Ayaklarda uyuşukluk, yanma, karıncalanma veya veya batmalar hissetme: Bu bulgular ayak pozisyonunu değiştirmeye karşın devam ediyorsa doktorunuza danışın. Diyabetin sinirlere etkisi ( nöropati) sonucu oluşabilirler.

     

    Ülser  (Yara olması): Evinizde bunu tedavi etmeye kalkmayın,  hemen doktora danışın.   Eğer ayaklarınızı düzenli kontrol ediyorsanız, ülserler oluşmadan tedbir almak mümkün olur.

     

    Tırnak Batması: Batan tırnağı evde tedaviye kalkışmayın, Doktora görünün.

     

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

  • HİPOFİZ BEZİ HASTALIKLARI

    Hipofiz bezi beyinde sella tursika denilen bir kemik yuva içinen yerleşmiş bir endokrin (hormonal salgılayan) organdır.  Yarım gram ağırlığında küçük bir organ olmasına karşın vücuddaki hemen  bütün  endokrin organların büyüklüğünü ve çalışmasını kontrol eden ana merkezdir ve vücudun en önemli endokrin bezidir. Büyüme  – gelişme, vücudun su – elektrolit dengesi, tiroid bezinin büyüklüğü ve hormon yapımı, memelerde süt bezlerinin çalışması, böbrek üstü  bezlerinin büyüklüğü ve çalışması, cinsel organların gelişmesi ve fonksiyonları hipofiz bezinde yapılıp vücuda salgılanan hormonlarla sağlanır.

     

    Hipofiz bezindeki herhangibir patolojiye bağlı olarak bu hormonların az veya fazla salgılanması, etki ettikleri endokrin bezlerin büyüklük ve hormon salgılarını etkileyerek akromegali (büyüme hastalığı) Cushing hastalığı (böbreküstü  bezlerinin hastalığı), hipogonadizm (seksüel gelişme geriliği), diyabetes insipidus (şekersiz şeker hastalığı), prolaktinoma (prolaktin hormonu salgılayan tümörlere bağlı olarak göğüsten akıntı gelmesi, adet düzensizliği, kısırlık, erkeklerde memelerin büyümesi, cinsel isteğin azalması) , hipopitüitarizm (bir veya daha fazla hipofiz hormonunun yetersiz yapımı ve salınımı sonucu gelişen klinik tablo)  gibi çeşitli ve ciddi endokrin hastalıklara neden olur.

  • OBEZİTE (Şişmanlık)

    Basit bir tanımlama ile obezite vücutta aşırı yağ bulunmasıdır. Ortalama vücut yağı miktarı, normal kiloda olan erkeklerde % 15-20 , kadınlarda ise % 25-30 dur. Vücuttaki yağ miktarını ölçmek özel aparatlar gerektirdiğinden, obezite vücut ağırlığı ile veya Vücut Kütle İndeksi denilen, boy ve kilo ölçümlerinden elde edilen VKİ=Vücut ağırlığı kg /boy uzunluğunun  karesine ( m2 ) bölünmesi ile elde edilen değer ile  tanımlanmaktadır. Bu son tanıma göre VKİ  = 25-29.9 kg/m 2 olduğunda fazla kiloluluk, VKİ 30  kg/m 2    eşit veya fazla ise Şişmanlık ( obezite) var olarak  kabul edilmektedir .

     

    Ülkemizde olduğu kadar tüm dünyada da obezite giderek artmaktadır. Obezite’nin artma nedenleri, yaşam biçimiyle ( yiyeceklerle alınan enerji ile hareketle tüketilen enerji arasındaki denge) yakından ilgilidir.  Günümüzde, tüketilecek gıda maddelerinin çeşitlenmesiyle birlikte, yürümemizi azaltan, ulaşım araçlarının yaygın kullanımı, modern yaşamda hayatı kolaylaştıran elektronik aletlerin, uzaktan kumanda sistemlerinin varlığı, bilgisayar veya TV karşısında uzun saatler geçirilmesi, giderek hareketimizi azaltmaktadır.

     

    Bu da yağ dokusunda depo edilen yağ miktarını artırır. Türkiye de yapılan taramalarda, kadınlarda obezite daha sık saptanmıştır, bunun nedeni; doğum sayısının yüksek, uzun emzirme dönemlerinin olması, düşük eğitim düzeyi nedeniyle beslenmede bilinçlenme eksikliği, düşük gelir nedeniyle ucuz olan, karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin fazlalığıdır.

     

    Obezite, sıklıkla başka sağlık sorunları yaratır; damar sertliği ( ateroskleroz) ile kalp ve damar hastalığı, kan yağlarında olumsuz artışlar ( kolesterol ve kan yağları yüksekliği), insülin direnci, diyabetes mellitus (şeker hastalığı), hipertansiyon (yüksek kan basıncı), osteoartrit (eklem kireçlenmeleri),kadınlarda rahim ve meme, erkeklerde ve kadınlarda kalın barsak kanserleri gibi.

    Tüm bu ikincil sorunlar, şişman bireyin yaşamını kısaltmaktadır. Araştırmalar şişman bireylerin yaşam sürelerinin, şişman olmayanlara göre daha kısa olduğunu göstermektedir.

     

    Obezite bazen bireyde mevcut bazı hormon bozuklukları nedeniyle de gelişir ve  bu patolojinin tedavisi, şişmanlığı ortadan kaldırabilir, dolayısıyla  her şişman bireyde  şişmanlığın altında yatan başka patoloji var mı araştırılmalı, buna göre tedavi yönlendirilmelidir.

    Basit obezite de, Tıbbı Beslenme Tedavisi ( doğru beslenme ) ve egzersiz programları da her hastaya göre bireyselleştirilmelidir.

     

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

     

     

     

  • MENOPOZ

    Kadınlarda adetlerin kesilmesidir. Bir sene boyunca adet görülmemesi durumu menopoz olarak tanımlanmaktadır. Bunun nedeni yumurtalıkların (overlerin) fonksiyonunun sona ermesi ve kadınlık hormonlarının (östrojen ve progesteron) yeterince salgılanmamasıdır. Yani meydana gelen birtakım hormonal değişikliklerle adetlerin kesilmesi kadınların yaşamının bir dönemidir, bir hastalık değildir. Adetten kesilmeden önceki dönem “premenopoz”,  adetten kesildikten sonraki döneme “postmenopoz”  diye adlandırılır. Bu dönemleri içine alan ve “klimakteryum” denen dönem de menopoz şikayetlerinin yoğun olarak yaşandığı dönemi ifade eder. Klimakteryum 45–55 yaş arasını kapsarsa da bazen 65 yaşına kadar uzayabilir. Kırk yaşından önce menopoza girilmesi: Erken menopoz. Menopoza girme yaşı 45-50 yaş arası normal kabul edilir. Menopoza girme yaşını belirleyen pek çok neden olmasına rağmen en önemli nedenler genetik (ırsi) özelliklerdir. Siyah ırk kadınları beyaz ırk kadınlarına göre daha erken menopoza girmektedirler ve doğum sayısının fazla olması da menopoz yaşını geciktirmektedir. Menopozun 30 yaşından önce olması (prematür over yetmezliği), nedenlerinin araştırılması ve tedavi edilmesi gereken bir durumdur.

     

    Kırk yaşından sonra genellikle adet düzensizliği ve sıcak basması, terleme gibi menopoz şikayetleri başlar. Adet düzensizliği genellikle adetlerin gecikmesi şeklinde olduğu gibi, bazen fazla miktarda adet görmeler de olabilir. Adet gecikmelerinin olduğu dönemde önemli bir durum geç fark edilen gebeliklerdir. Bu nedenle menopoza tam olarak girilene kadar etkin bir doğum kontrol yöntemi uygulanmaya devam edilmeli ve 40 yaşını aşmış her kadında, adet gecikmelerinin olması durumunda öncelikle bir gebelik testi yapılmalıdır. Şayet gebelik yoksa, bazı hormon testleri ile (kanda FSH, LH, Östrojen düzeylerini ölçülmesi) menopoz döneminin başladığı gösterilebilir.

     

    Bir patoloji nedeni ile yumurtalıkların çıkartılması da menopozla sonuçlanır (Cerrahi menopoz).Özellikle 45 yaş altında yapılan rahim (uterus) ameliyatlarında da yumurtalıkların korunmasına özen gösterilmelidir. Zira uterusun çıkartılması  ile adetler kesilse de, yumartalıkların fonksiyonu bir süre daha devam edeceğinden, kadının menopoza bağlı şikayetleri olmaz ve menopoza bağlı bazı hastalıklar (osteoporoz, kalb-damar hastalıkları gibi) ertelenmiş olur. Cerrahi menopozda menopoz şikayetleri, normal menopozdan daha şiddetlidir.

     

    Menopoz belirtileri : Sıcak basmaları, gece terlemeleri, çarpıntı, uykusuzluk, sinirlilik, depresyon, unutkanlık, ağlama nöbetleri, zihinsel fonksiyonların yavaşlaması, konsantrasyon güçlüğü,cilt kuruluğu, saç kırılma ve dökülmesi, kilo almaya yatkınlık , vajinada kuruluk, ağrılı cinsel ilişki.

     

  • YENİ BELA - ZİKA VİRUS

    Zika Virus, ilk defa 1947’de Uganda’da Zika Ormanı’nda, Hint şebeği türü maymunlarda tespit edilmiş, daha sonra Şili hariç tüm Güney Amerika ülkelerine yayılmıştır. Latin Amerika ve Karayipler'de  de etkili olan virüs, Kolombiya'da 13 bin 500 kişide görülmüştür.  Brezilya’da Mayıs 2015’de başlayan salgın, şu ana kadar olan en büyük salgındır ve 440.000 - 1.300.000 şüpheli vaka bildirilmiştir. Almanya ve İngiltere'de de Zika virüsü vakalarına rastlandığını rapor etmiştir. Bu virüsle mücadelenin tek yolunun, sivrisineklerin ürediği durgun suları ilaçlamak ve kurutmaktan geçtiği bilinmektedir. Bugüne kadar, emzirmeyle bulaştığını gösteren bir vaka olmamıştır. Başlıca belirtiler; hafif ateş, baş ağrısı, konjuntuvit, kas-eklem ağrısı ve yorgunluktur. Virüs ile infekte olan yenidoğanlarda, mikrosefali (kafanın ufak olması) ve beyin hasarı görülmektedir. En tehlikeli dönemin, hamileliğin ilk 3 ayı olduğu düşünülmektedir. Zika Virus’ un oluşturduğu, 5000 üstünde mikrosefali, 100 üstünde ölüm bildirilmiştir. Bu hastalığın tanısı, tükürük, kan, idrardan PCR testi yaparak ortaya çıkabilir. Bunun dışında antikor testi de mevcuttur. Seyahat edenler, sivrisineklere karşı gerekli temel koruyucu önlemleri almalıdırlar. Sivrisinek kovan ilaçların işe yarayabileceği düşünülmektedir. Türkiye şu anda risk altında değildir. Fakat virüs çok hızlı yayılmaktadır. Ama panik olacak herhangi bir durum yoktur çünkü hastalık oldukça iyi seyirlidir. Gebeler tehlike altında olduklarından dolayı infeksiyonun yaygın olduğu yerlere seyahat etmemeleri önerilir.

     

  • OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ)

    Osteoporoz kelimesi, latince “osteo (kemik)” ve “poroz (gözenekli)” kelimelerinden oluşur,   gözenekli kemik demektir. Osteoporoz, kemiğin kütlesinin azalması ve kemik ince yapısının bozulmasıyla, kemiği kolay kırılabilir yapan bir hastalıktır.  Halk arasında kemik erimesi olarak bilinmektedir.

     

    Kemiklerimiz, ayakta durabilmeyi, hareket edebilmeyi mümkün kılarak bize hareket özgürlüğü veren, beyin kalp ve akciğeri dış etkenlerden koruyan, hematopoezin yapıldığı,   kalsiyum, fosfor, magnezyum gibi elementlerin depolandığı bir dokudur.

    Kemik gelişimi anne karnında başlar ve çocuklarda iskeletin boyutları giderek artar,   ergenlik devresinde kızlarda 12-13,  erkeklerde ise 15-16 yaşlarında doruk noktasına ulaşır ve bu devredeki kemik kütlesi Doruk Kemik Kütlesi ( DKK ) olarak ifade edilir. Kemik evriminin bu devresi kemiğin yapılanma devresidir, 30 yaşına kadar sürer. Kemik sürekli yıkılıp yeniden yapılan bir organdır. Eskimiş kemik, osteoklastlar tarafından rezorbe edilir,  osteoblastlar yeni kemik yaparlar, bu olaya kemiğin yeniden yapılanması denir ve kemik sağlığının idamesi bu şekilde sağlanır. Normalde yapım ile yıkım arasında bir denge vardır,  bu dengenin yapım aleyhine azalması veya yıkım lehinde artması kemik kütlesinin azalmasına, kemik ince yapısının bozulmasıyla Osteoporoza neden olur.

     

    DKK; ırk, genetik, hormonal faktörler ve yaşam biçiminden  ( diyet, sigara, oturgan yaşam, D vitamini yoksunluğu ve kalsiyum alımı) etkilenir. Erişkin yaşama düşük DKK ile girenlerde kemik kaybının diğer etkenlere bağlı olarak kaybedilmesi çok daha kolay olur. Hamilelikte başlayarak,  yaşam boyunca yeterli kalsiyum alımı kemik için çok önemlidir, vücuda alınan kalsiyumun % 99 ı kemikte yerleşir.

    Kadınlarda östrojen, kemiğin yıkılmasını önler. Erkeklerde testosteron kemik yapımını uyarır. Kemik kaybı 35 yaşından sonra yavaş da olsa başlar, kadınlarda menopozda östrojen eksikliği kemiğin ilk 5 yıl içinde hızlı kaybına neden olur.

    Yaşlanma sırasında çeşitli faktörler kemiklerin yıkımını kolaylaştırır. Yaşlanan erkek ve kadında osteoporoz kaçınılmazdır. Kadınlarda menopozla kemiğin bir kısmı zaten kaybedildiğinden,   yaşlanmanın etkisi daha belirgin olur bu nedenle Osteoporoz halk arasında bir kadın hastalığı olarak bilinir,  oysa OSTEOPOROZ ERKEKLERİN DE HASTALIĞIDIR. Genç erkeklerin %10’unda çeşitli nedenlerle osteoporoz vardır.  Yaşlanan erkeklerde testosteron azaldığından, 65 yaş sonrasında osteoporoz riski, kadınlardakine yakındır. Her üç kadından ve beş erkekten birinde, 60 yaş sonrasında osteopororotik kırık olmaktadır.

    Hastalık hormonal ve yaşlanma gibi doğal nedenlerle olduğunda Primer osteoporoz, başka hastalıklar ve ilaçlara bağlı oluşursa sekonder osteoporoz diye adlandırılır.

     Osteoporoz belirti vermeksizin kemik kaybı yaptığından SESSİZ HIRSIZ diye adlandırılır,  kırık yoksa ağrı, sızı bulgusu yoktur.

    Hastalığın önemi neden olduğu kırıklardır, en sık omurga, kalça ve kolda olur.  Kırılan omurga yükseklikleri azalır, boy kısalması, kamburlaşma, sırt ağrıları, göğüs kafesinde şekil değişikliğiyle, kalp ve akciğer,  pelvis kaburgalara yaklaşınca, karın boşluğu daralmasıyla barsak ve mide fonksiyonları bozulur. Kalça kırıkları yaşlılarda daha sıktır ve ameliyat gerektirir, olası komplikasyonlarla ölümcül olabilir.   Postoperatif devrede,  çoğu yürüyemez, tekerlekli sandalyeye veya koltuk değneğine bağımlı, günlük yaşamda başkalarına ve bakıma muhtaç olurlar.

     

    OSTEOPOROZ ÖNLENEBİLİR BİR HASTALIKTIR, fetal devreden başlayarak kemik; DKK nin yüksek olması, yeterli kalsiyum alımı, hareketli yaşamla, kırık riskini artıran sigara ve alkol kullanımının, fazla tuz tüketiminin önlenmesi ile, güçlü kemikler oluşur ve kırık olasılıkları azaltılabilir.

     

    Küresel olarak artan yaşlı nüfusta osteoporoz ve kırıklar daha sık olacaktır. Osteoporoz   sıklığı 50 yaş kadınlarda  % 5 iken, 85 yaşlarda % 50 lere çıkmaktadır.   Osteoporotik kırıklardan ölüm olasılığı  50 yaşındaki bir kadında, meme kanserinden ölme olasılığına eşit, normal kadının ölme olasılığından 2.5 katı  fazladır.

    Hastalığın Tanısı, kemik kütlesinin ölçülmesi ( DXA) ile yapılır. 15 dakikalık radyasyona maruziyetin çok az olduğu bir yöntemdir.  Tedavi alanlarda ve genelde 1-1.5 yıldan önce tekrarlanmamalıdır .  Hastalığın tedavisi için ilaçlar mevcuttur ve kırıkları da önlerler.

     

    Osteoporozdan korunmak için;

    Çocukluktan itibaren kalsiyumdan zengin gıdalar  ( süt ve süt ürünleri)  tüketilmelidir. Donmuş, ve et ağırlıklı gıdaların,   kolalı- gazlı içeceklerin fazla tüketilmesi, sigara içilmesi, alkol kullanılması osteoporozu davet eder. Hareketli bir yaşam tarzı seçilmesi, güneş ışığından yeteri kadar istifade edilmesi (D vitamini barsaktan kalsiyumun emilimi için gereklidir,  derimizde inaktif D vitaminini  , güneş ışığı ile aktive olur,)  osteoporozu önlemekte yararlıdır.

    Fiziksel aktivite sağlıklı kemikler için çok önemlidir, kemik yapan hücreler ayakta durma, yürüme, (yüzmenin etkisi olmaz) ile uyarılır,  kemik kütlesi artar. Yetişkinler ve çocukların günü oturarak çalışmaları, TV seyretme veya bilgisayarla geçirmeleri, kemik kaybını artırır, Sağlıklı ortamlarda çocukların oyun oynamaları, daha güçlü, sağlıklı kemiklere sahip olmasını sağlar. Düzenli egzersiz, kasları güçlendirir, denge yeteneğini artırır ve özellikle yaşlılarda kas gücünü artırarak, düşmeleri ve kırıkları azaltır.

     

    HASTALIĞIN TANI VE TEDAVİSİNDE İç Hastalıkları ve Endokrinoloji uzmanları, kırık olduğunda Ortopedi uzmanları, kemik deformiteleri olduğunda Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanlarına başvurmaları uygundur.

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

     

     

  • HİPOGLİSEMİ (ŞEKER DÜŞÜKLÜĞÜ DURUMU)

    Normal şartlarda, kan şekeri düzeyleri, yemekler öncesi 80-100 mg/dl  ve  yemeklerden 2 saat sonra 140-150 mg/dl arasındadır.

    Kan şekerinin 70 mg / dl’ye  eşit veya  daha az olmasına HİPOGLİSEMİ ( Düşük Şeker Durumu ) denir.

     

    Beynimiz  enerji  kaynağı olarak   şekere bağımlıdır, fakat uzun süreli açlık durumlarında  şeker dışı kaynaklardan enerji elde etmeye çalışır  Kan şeker düşüklüğü  çok uzun sürecek olursa, en başta beyin olmak üzere vücuttaki bir çok organın işlevleri bozulur, kalıcı beyin harabiyeti yapabilir .

    Kan şekerinin düşmesi,  sinir sistemi ve hormonlarla ilgili birçok koruyucu mekanizmaları tetikler, vücudu  şeker düşüklüğünden kurtarır. Kanda şekerin normal sınırlar içinde kalması için, gıdalardaki karbonhidrat dediğimiz maddeler,  vücutta şekere dönüştürülerek barsaktan emilir ve kana geçer, insülin hormonu aracılıyla hücrelere girer ve enerji üretilerek hücre işlevleri gerçekleştirilir.

    Kandaki şeker, gereğinde kullanılmak üzere karaciğerde ve kas dokusunda  depolanır. Uzun süren açlıkta ( gece uykuda geçirdiğimiz süreçte olduğu gibi)   gıda alınmadığında, kan şekeri sabaha doğru düşmeye başlar,  kan şekerindeki  fazla düşmeyi önlemek için, karaciğerdeki bu depodan  şeker oluşturulur ve  kan şekeri normale getirilir.

     

    Toklukta ise gıda ile alınan şekerin, kanda fazla yükselmesi, insülin hormonu aracılığıyla hücrelere şekerin girmesi, ayrıca karaciğerde ve kas dokusunda  depolanmasıyla önlenir. Çok uzun süreli açlıklarda, karaciğerdeki bu glukoz deposu tükenebilir. Bütün bu olaylar değişik bazı hormonların etkisi ile başarılır, sonuçta kan şekeri açlık ve toklukta normal sınırlarda tutulur.

     

    Hipogliseminin klinik belirtileri ve bulguları şunlardır;

    Açlık  hissi, yorgunluk ve güçsüzlük, sinirlilik,  davranış değişiklikleri , düşünme ve karar verme yetisinde bozukluk,  konuşmada zorluk, uyku hali, soğuk terleme, kalp çarpıntısı, ellerde ve bütün vücutta titreme, ellerde uyuşukluk hissi, görsel yanılsamalar, kasılmalar, şuur bulanıklığı, ve sonunda şuur kaybı ile koma ( uyandırılamama ,derin uyku hali ) ve ölümle sonuçlanabilir.

     

    Yukarıda sayılan belirtiler ve bulgular hipoglisemiye özgün değildir. Sıklıkla başka durumlarda da görülebilir. Bu belirtiler insanlar tarafından yaşandığında, sıklıkla hipoglisemiye bağlanılır, oysa hipoglisemi tanısı koymak için muhakkak  bu bulgular yaşandığında, kan şekeri ölçülmelidir.  Sonuç normal kan şekeri değerinin altında çıkarsa  ( 70 mg / dl )  şekerli su veya şeker verilmesini takiben ortadan kalkması, hipoglisemi tanısını koydurur.

     

    Hipoglisemi bazı çocuklarda da görülebilir ve çocuklarda bulgular yukarıda yazılanlardan farklı olabilir.

    Hipogliseminin çok sayıda nedeni vardır, en sık nedeni ilaçlardır ( diyabetik hastaların kullandıkları insülin veya diğer bazı diyabet ilaçları). Bunun yanında çeşitli hastalıklar hipoglisemi yapabilir. Hipogliseminin tanısı ve tedavisi için doktora (Endokrinoloji Uzmanlarına ) başvurulması uygun olunur.

     

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

  • VİTAMİN D VE EKSİKLİĞİ

    Vitamin terimi, vücudumuzda yapılamayan,  fakat çok önemli fonksiyonları olduğu bilinen, yaşam için olmazsa olmaz olan maddeleri ifade etmektedir. Son zamanlarda vitamin olarak bilinen vitamin D’ nin vitamin tarifine uymadığı, çünkü vücutta yapılabildiği ve dışarıdan alınması gerekli olmayan bir madde olduğu anlaşılmıştır.

     

    Hayvanlarda ve bitkilerde  bulunan  Vitamin D yapısal olarak birbirinden çok az bir fark gösterir. Vitamin D’ nin , derimizde aktif olmayan şekli mevcuttur,  güneşin  ultra violet ışınlarına maruz kalındığında, değişime uğrayarak  kana geçer ,sırasıyla karaciğer ve böbrekte bazı değişimlere uğrayarak aktif hale gelir. Vitamin D’nin kimyasal yapısı, etkileriyle bir vitaminden ziyade bir hormon özelliği sergilediği anlaşılmıştır. Dolayısıyla artık bu madde tıp biliminde  Güneş hormonu  veya D hormonu olarak anılmaktadır.Uzun yıllar Vitamin D ‘nin sadece kemik ve kas sağlığı için önemli olduğu sanılmakta idi.  Oysa günümüzde, vücutta  çok çeşitli organlarda önemli etkilerinin olduğunu biliyoruz.

     

    D hormonu eksikliği, iskelet ve kas sistemi hastalıkları ( raşitizm, kemik erimesi, vücut dengesi vs),  kardiyovasküler (kalp ve damar hastalıkları), tansiyon yüksekliği, koroner damar yetersizliği (nfarktus ve inme vs),  bağışıklık sistemi, romatizmal hastalıklar, astım ( sedef hastalığı vs), onkolojik hastalıklar (meme, kalın barsak, prostat kanserleri vs), yaşlanmanın ertelenmesi, metabolik hastalıkların (diyabetes mellitus, şişmanlık, metabolik sendrom, hiperlipemi vs.) oluşumunda etkilidir. Vitamin D eksikliği olan gebelerin  bebeklerinde  ileride Tip 1 Diyabetes Mellitus, astım ve damar sertliği olasılığı  yüksek bulunmuştur.

     

    Vücudun Vitamin D durumu, kandaki aktif  (25OHD)  ölçümü ile belirlenir, eksikliği veya yeterliliği anlaşılır. Tüm dünyada Vitamin D eksikliği çok sıktır, eksiklik hali önlenerek yukarıda yazılan hastalıklar önlenebilirler.

     

    Vitamin D eksikliği, gün ışığına maruziyet derecesi ile ilgilidir. Güneşin etkin ışınlarına maruziyetin yeterli olmadığı hallerde (Kuzey enlemlerinde veya yüksek rakımlı bölgelerde,  sisli günlerin veya hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda, kapalı giyimler, güneş koruyucusu kullananlarda, ten rengi koyu olan esmerlerde, zencilerde ve yaşlılarda) vitamin D eksikliği sıklıkla olur.

    Son çalışmalar vitamin D eksikliğinin tüm yaş gruplarında arttığını göstermiştir. Vitamin D gıdalarda fazla miktarda bulunmaz ancak yağlı derin deniz balıklarında (Morina,  ton, somon balığı, uskumru, sardalya gibi ) ve balık yağında boldur. Diğer gıdalarda sadece yumurta sarısı, ve tereyağında vardır. Bitkisel ürünlerde  fazla bulunmaz. Besinlerde bol miktarda bulunmaması nedeniyle birçok ülkede meyve suları, süt ve süt ürünleri Vitamin D ile zenginleştirilmektedir.

     

    Güneşten yeterli miktarda Vitamin D yapımını artırmak için vücudun % 50-70'e kadar kısmının güneş ışığına özellikle saat 11.00 – 15.00 arasındaki 20-30 dakika maruziyeti gerekmektedir, bu maruziyet direkt olmalıdır, zira plastik yüzeylerden veya camdan güneşin gerekli ışınları geçmemektedir. Güneş ışınlarının, bahsedilen saatler dışında da etkisi vardır, fakat etkinlik derecesi azdır dolayısıyla daha uzun süreli maruziyet gerektirir. Vitamin D eksikliğinin tedavisi kolaydır. Ağızdan alınan Vitamin D içeren damlaları, Vitamin D ile birlikte kalsiyum içeren preparatları veya injeksiyon için ampulleri vardır. Tedavi dozları doktor tarafından ayarlanmalıdır. Kontrolsüz kullanım Vitamin D zehirlenmesine yol açabilir ve tedavi sırasında kan 25OHD,  kalsiyum ve fosfor düzeylerinin de aralıklı olarak kontrol

    edilmesi gerekir.

     

    Tenimizde bulunan D vitamininden etkin olarak istifade etmemiz çok kolay ve bedavadır.

    Bu nedenle önemli sağlık sorunlara sebep olacak Vitamin D eksikliğini önleyebilmek çok

    kolaydır.

     

    Bırakın GÜNEŞ’ i, teninize değsin, SAĞLIK getirsin.

     

     

    Prof.Dr. F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

  •  İNSÜLİN DİRENCİ VE METABOLİK SENDROM

    İnsülin direnci (İD) dolaşımda bulunan insülinin, biyolojik etkilerin dokuların direnç  göstermesidir.İnsülin’in,büyüme, gelişme, protein, yağ ve karbonhihrat metabolizmasına etkileri vardır. İnsülin etkisiz olduğunda,  hücrelerin enerji kaynağı olan glukozu kandan  alması ve kullanımı azalır veya yetersiz olur. Bu nedenle karaciğer ve kas dokusu gibi glukozun depolandığı dokulardan bu eksikliği telafi etmek üzere glukoz yapımı artar ve kanda glukoz düzeyleri yükselir. Diğer bir ifade ile insülin direnci glukoz toleransını bozar, yüksek açlık veya  tokluk  kan glukoz düzeylerine neden olur ve tip 2 diyabetes mellitusa  bir yatkınlık yaratır.

     

    İnsülin direnci, ergenlikte ve gebelikte fizyolojik olarak mevcuttur. Ayrıca sıklıkla; obezite (şişmanlık), T2DM, hipertansiyon,  hiperlipemi (bazı kan yağlarının yüksekliği), polikistik over, stres gibi patolojik  durumlara eşlik eder.

     

    İnsülin direnci tek başına bir hastalık değil, bir fizyopatolojik durumdur.

     

    İnsülin direnci aşağıda yazılmış durumlarla birlikte olduğunda klinik tablo Metabolik Sendrom

     diye adlandırılır.

     

    Bu durumlar;

     - Obezite (şişmanlık, özellikle karın bölgesinde yağ birikimi ile birlikte olan),

     

     - Tip 2 diyabetes mellitus (erişkinlerde görülen şeker hastalığı) veya glukoz metabolizması

    bozukluğu (yüksek açlık glukozu ve/veya yüksek 2.

        saat tokluk glukozu),

    -  Hipertansiyon (kan basıncı yüksekliği),

    - Dislipidemi (kalp koruyucu olan kan HDL kolesterolünün düşük ve trigliserid denilen yağ

    değerlerinin yüksek olması)...

     

    Metabolik Sendromun ve bu sendromu tanımlayan öğelerden biri olan insülin direncinin

    önemi,  bireyleri,  kardiyovasküler hastalık dediğimiz, kalp ve damar sistemi hastalıklarına  yatkın hale getirmesidir. Diğer bir deyişle metabolik sendromu olanlarda bir enfarktus veya inme olma olasılığı çok yüksektir.

     

    İnsülin tanısı, İnsülin direncinin ölçümü çeşitli yöntemlerle yapılabilir. Bunlardan en yaygın kullanılanı, açlık insülin ve glukoz düzeylerinin tayini ile elde edilen sonuçlardan hesaplanmasıdır. Elde edilen sonuç HOMA–IR kısaltması ve yüzde (% )  olarak  ifade edilir.  HOMA - IR nin % 2.5 dan fazla oluşu Insülin direncinin varlığını gösterir.

     

    Tedavi:  İnsülin Direnci, bir hastalık olmayıp fizyopatolojik bir durum olduğundan, onu oluşturan obezite, Tip 2 diyabetes mellitus (veya glukoz metabolizması  bozukluğu), hipertansiyon, hiperlipemi veya polikistik over vs. gibi anormal durumların  ortadan kaldırılması ile tedavi edilir.

     

     

    Bu amaçla; şişmanlığın uygun tıbbi beslenme ile giderilmesi, ve insülin direncini azaltan bazı ilaçların kullanılması ile direnç azaltılabilir. Bu arada eğer mevcutsa hipertansiyon, lipit ve glukoz metabolizma bozukluklarının da tedavisi, olası bir  kalp-damar hastalığının önlenmesi için gereklidir.

     

     

    Prof.Dr.Tümay Sözen

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

     

  • POLİKİSTİK OVER SENDROMU (PCOS)

    Polikistik over sendromu (PKOS), androjen denilen erkeklik hormonlarının (özellikle testosteron) fazlalığı, adet bozuklukları ve overlerde (yumurtalıklar) çok sayıda kistlerin olduğu sık görülen bir hastalıktır. PKOS’un nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Fakat genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıktığı kabul edilmektedir.

    PKOS hastalarında,  hem zayıf hem de şişman hastalarda insülin direnci sık görülmektedir. İnsülin direnci ve sonucunda ortaya çıkan insülin fazlalığı,  yumurtalıklarda testosteron yapımını artırmakta ve ayrıca bu erkeklik hormonunu kanda bağlayan bir proteinin azalmasına neden olarak,  kan serbest testosteron düzeyini artırmaktadır.

     

    Hastalığın tanı kriterleri:

    • -Androjen fazlalığı (hiperandrojenizm) ve bunun klinik belirtileri (tüylenme, yağlı cilt, akneler vs.) ,

    • -Overlerde yumurtlama fonksiyonunda bozukluk ve buna bağlı adet düzensizlikleri,

    • -Overlerde çok sayıda kistlerin bulunuşudur.

    Diğer bazı endokrin bozuklukları da,  PKOS benzeri klinik tablo yaratırlar. Tanıda bu diğer nedenlerin dışlanması gerekir. Bu nedenler arasında hiperprolaktinemi, tiroid disfonksiyonu, bazı böbrek üstü ve hipofiz bezi hastalıkları, androjen salgılayan tümörler gibi.

     

    Klinik Tablo : Kızlarda ergenlik  döneminde   başlayan; adet düzensizlikleri, (zamansız veya seyrek kanamalar, hiç adet görülmemesi, doğurganlıkta sorunlar, ciltte yağlanma, akne oluşumları  erkeksi tip saç kaybı (alın kısmından) ve tüylenmede artış  görülür.

    PKOS’un uzun dönem sağlık riskleri de vardır.Bunlar; insülin direnci ve  bunun sonucu olarak  glukoz metabolizması bozuklukları,  tip 2 diyabet, dislipidemi (kolesterol veya kan yağlarında yükselmeler değişimler), obezite (şişmanlık), depresyon ve hipertansiyondur ( kan basıncı yüksekliği).

    PKOS’da şişmanlık  riski   artmıştır, vücut yağının miktarı ve dağılımı, PKOS klinik  belirtilerinin oluşumunu ve şiddetini etkiler.

    PKOS’ taki  hiperandrojenizm, insülin direnci, glukoz intoleransı, tip 2 diyabet, obezite ve dislipidemi nedeni ile bu hastaların kardiyovasküler hastalık (koroner yetmezliği, inmeler vs.) için yüksek risk altında oldukları düşünülmektedir.

     

    Tedavi : PKOS’un  nedeni net olarak bilinmediği için, günümüzde ki tedavi seçenekleri   genellikle klinik bulgu ve belirtilerin giderilmesi veya kontrol edilmesi, yumurtalık fonksiyonunun düzeltilmesi ve gerekiyorsa fertilitenin sağlanması şeklinde sıralanabilir. PKOS’da uzun dönem sağlık risklerine yönelik de, yaşam tarzı değişikliklerinin yapılması da önemlidir.

     

    Prof.Dr.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

  • İYOTLU MU İYOTSUZ MU TUZ TÜKETMELİYİZ?

    İyot vücudumuzda önemli görevleri olan bir elementtir.Ülkemizde iyot eksikliği sık görüldüğünden sofra tuzları iyotlanmaktadır.

     

    İyotlu tuzların iyodu, güneşe ve ısıya maruziyetle  (pişirme dahil) azalır, ayrıca uçucu  olduğundan, koyu renkli, ışık geçirmeyen ve kapaklı kavanozda, karanlık, serin ve kuru yerde saklanmalıdır.Oysa ülkemizde iyotlu tuzlar şeffaf poşetlerde satılmaktadır, aktivitesini kaybetmiş olabilmektedir .

    İyot çocukların normal büyüme ve gelişmesi için gereklidir.İyot eksikliği, ciddi zihinsel yetersizlik ve  guvatr, dikkat eksikliği / hiperaktivite yapar.

     

    Tiroid bezi hormonu yapımı için iyot gerekir, eksikliği tiroid hormon eksikliği tablosu (hipotiroidizm) yaratır,  iyodun fazlalığı da (günlük 1 gramdan fazla alım) tiroid bezi sorunları olanlarda,  bezin fazla çalışmasına  (hipertiroidizm) neden olabilir.

     

     

    Günümüzde sıklıkla kullanılan görüntüleme yöntemleri; tomografi ( CT), Magnetik Rezonans  (MRI ) yapılırken bazen yüksek doz iyot içeren boyalar kullanılır veya bazı ilaçlar içinde (kalp ve öksürük ilaçları) iyot bulunur, bu maddelere maruziyet tiroid bezi çalışmasını artırabilir,   bu nedenle özellikle tiroid sorunu olanlar iyotlu tuz kullanımı için doktorların önerilerini almalıdırlar.

     

    Prof.Dr.F.Tümay SÖZEN

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

  • VÜCUDUMUZUN ÜRETTİĞİ HORMONLAR NELERDİR?

    Hormon sözcüğü Latince hormanein: uyarmak veya harekete geçirmek anlamına gelmektedir. konusu hormonlar olan tıp dalına Endokrinoloji adı verilir. Endokrinoloji hormonların yapıldıkları bezlerin az veya fazla çalışma durumlarını, yapılarını, hormonların yapılarını organlara etkilerini, salgılanma mekanizmalarını ve bunlara değişik faktörlerin etkilerini bu etkilerin sonuçları olarak ortaya çıkan hastalık durumlarını ve tedavilerini inceleyen bir bilim dalıdır.

    Hormonun ilk tanımı, “Endokrin bezler" (halk arasında iç salgı bezi) olarak bilinen  organlardan kana salgılanan, çok düşük miktarları ile hedef olan uzak dokularda veya organlarda etkiler gösteren maddelerdir. Hormonlar vücuttaki büyüme, gelişme, üreme, yemek yeme, su içme, metabolizma, kalp ve damar sistemi, beyin ve sinir sistemi fonksiyonları, uyku, terleme  vs. diğer bir deyimle, vücudun hemen her fonksiyonunu etkileyen maddelerdir.

     

    İnsan vücudunda salgılanan hormonlara ait bilgilerimiz son yıllarda çok artmıştır. Tıp bilimi ile ilgili olanlar tarafından, 1960’lı yıllarda, sağlıklı bir yaşam için, tüm endokrin bezlerin bir orkestrada olduğu gibi, belli bir düzen, ritim ve birbiriyle uyumlu çalışması gerektiği düşünüldüğünden, bilinen endokrin bezlerin salgılarını düzenleyen hormonları salgılayan (beyin alt kısmında yerleşik) hipofiz bezinin, bu orkestranın şefi olduğu olduğu düşünülmüş bu şekilde de adlandırılmıştır.O tarihlerde, hipofiz bezinin yönettiği bilinen tiroid, böbrek üstü bezleri ve yumurtalıklar (sırasıyla  kadında over, erkeklerde testisler) belli başlı endokrin bezleri olarak bilinirdi. Oysa endokrin organ tanımına uyan paratiroid,  pankreas bezlerinin de bazı hormonları salgıladığı biliniyordu.

     

    Daha sonraları, endokrin bez olarak tanımlanmamış birçok organın (örneğin beyin, kalp, damarlar, mide ve barsak sisteminin de bazı hormonları üreterek organizma ve metabolizmanın çalışmasında etkin oldukları anlaşılmıştır. Ayrıca bazı hormonların salındıkları organ veya bezlerde yapılan başka hormonları da etkiledikleri anlaşılmıştır.

    Vücudumuzda çok sayıda hormon salgılanmaktadır.

     

    Hipotalamusdan  Salgılanan Hormonlar

    Hipofiz bezinin daha yukarısında bulunan bir beyin bölgesidir. Bu hormonlar genelde hipoıfiz bezi hormonlarının sentez veya salgılanmasını yönetirler.

    TSH’nın  yapımını uyaran hormon (TRH) ,

    ACTH uyarıcı hormon  (CRH)

    Büyüme Hormonu Baskılayıcı Hormon (Somatostatin) Bu hormon ayrıca pankreas adacık hücrelerinin yaptığı salgıları (İnsülin,gastrin, sekretin, glukagon)  ve TRH’ yı da baskılar.

    Prolaktin Baskılayıcı Hormon veya Faktör (PIH)

     

     

    Hipofiz Bezi Hormonları

    Hipofiz bezi, beynin alt tarafında yerleşmiş bir bezdir Hipofiz bezinin ön, orta ve arka bölgesinden değişik hormonlar salgılanır.

     

    Ön hipofizden salgılanan hormonlar

    Tiroid uyarıcı hormon (TSH)

    Böbrek üstü bezini uyaran hormon (ACTH)

    Lüteinize edici hormon (LH) Kadında  ve erkeklerde yumurta oluşumunu ve  fonksiyonlarını   etkiler .

    Follikül Uyarıcı Hormon (FSH) Kadında ve erkeklerde yumurta oluşumunu  ve  fonksiyonlarını etkiler.

    Büyüme Hormonu (BH) Büyüme ve gelişme için gereklidir, ayrıca karbonhidrat metabolizmasında rolü vardır.

     Prolaktin  Meme bezleri, süt oluşumunu uyarır.

     

    Orta Hipofizden salgılanan hormon

    Melanosit Uyarıcı Hormon (MSH) Cildin renk değişiminde etkindir, leke, çil gibi oluşumlardan sorumludur. Hormon azaldığı zaman cildin saçların kaş ve kirpiklerin  rengi  beyazdır.

     

     Arka Hipofizden salgılanan hormonlar

    Oksitosin  Doğum sırasında rahim ağzının açılışı ve bebeğin  doğumu için gerekli rahim kasılmalarını sağlar,

    Vazopressin ; idrar yapımını azaltan, ve yüksek dozlarda damarları daraltan hormondur (ADH )

     

    Epifiz Bezinden Salgılanan Hormon

    Melatonin; özellikle karanlık (geceleri) salgılanması artar, vücut ritimlerinin oluşmasında rol oynar.

     

    Tiroid Bezinden Salgılanan Hormonlar

    Tiroid bezi boyunun ön tarafında yerleşmiş kelebek şeklinde bir bezdir .

    Triiodotironin   (T3)

    Tetraiodotironin (Tiroksin T4)

    Salgıladığı bu hormonlarla metabolizmayı, vücut enerjisini  ve hemen her sistemi (solunum, kalp ve damar, mide barsak  sistemini, ter bezlerini uyku düzenini, sinir sistemini,  kadınlarda adet düzenini etkiler.

    Kalsitonin: Kalsiyumun metabolizmasında etkindir.

     

    Paratiroid Bezinden Salgılanan Hormonlar

    Tiroid bezinin arkasında ve üst tarafta 2, alt tarafta 2 adet, toplam 4 adet küçük bezdir

    Parathormon (Paratiroid Hormonu) (PTH) Kalsiyum metabolizmasında önemli rol oynar.

     

    Böbrek Üstü Bezlerinin Yaptığı Hormonlar

    Böbrek Üstü Bezleri her 2 böbreğin üst tarafına yerleşmiştir. Bu bezlerde bir dış (kabuk), bir de iç bölge (İlik) vardır.

    Bu bezlerin dış kabuk bölgesinde steroid yapısında olan bir çok hormon yapılır.

     

    Dış kısım 3 tabakadır.

    En dıştaki bölge, su ve mineral  metabolizmasını düzenleyen hormonlar salgılanır ve en önemlisi Aldosteron denen hormondur. Bu hormonlar kan basıncının idamesi için gereklidir.

    İkinci tabakadan Kortizon denilen hormon salgılanır.Kortizon vücudun stresle baş etmesi için gerekli bir hormondur. Kortizon olmadan yaşam mümkün değildir.

     

    En içteki üçüncü tabakadan androjen hormonlar (erkeklik hormonları) salgılanır.Böbrek Üstü Bezinin en iç kısmından (ilik) salgılanan hormonlar Adrenalin ve Noradrenalin Hormonları (kan basıncını etkileyen hormonlar)

     

    Pankreastan Salgılanan Hormonlar

    Karın boşluğunda, on iki parmak barsağı ile dalak arasında yerleşmiş bir bezdir.  İçinde iç ve dış salgı yapan kısımlar vardır. İç salgı yapan hücreler değişik hücre grupları tarafından oluşturulmuş adacıklar şeklindedir Alfa hücreleri Glukagon ve beta hücreleri İnsülin,  delta hücreler Somatostatin,  PP hücreleri Pankreatik polipeptid salgılar.

    İnsülin

    Glukagon

    Pankreatik polipeptid

    Amilin

    Somatostatin

     

    Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında önemli rol oynarlar.

     

    Mide Barsak Sisteminden Salgılanan  Hormonlar

    Çok sayıda hormon yapımı mevcuttur.

    Gastrin

    Sekretin

    Kolesistokin

     

    Bu hormonlar ağırlıklı olarak, mideden  asit salınımı, barsak salgılarını etkilerlerse de insülin salınımı üzerinde de etkilidirler.

     

    Overlerden (kadınlarda yumurtalık) Salgılanan  Hormonlar

    Overler kadınlarda karın boşluğunun alt kısmında, rahimin 2 yanında bulunan tüplerle rahime bağlanmış,  salgı bezleridir.

    Estrojenler

    Progesteron

     

    Bu hormonların belli bir düzen içinde salgılanarak adetlerin düzeni sağlanır. Oluşan yumurtalar tüpler vasıtasıyla rahime doğru hareketlidirler, döllenme olursa, döllenmiş yumurta rahime yerleşir.

     

    Testislerden (erkeklerde yumurtalık) Salgılanan Hormonlar

    Testosteron hormonu

     

     

    Erkek tipi  cinsiyet karakterlerini oluşturur (Ses kalınlaşması, vücut ve yüz kıllarında artış, saçların yerleşim tarzı, adale yapısı).

     

     

    Prof.Dr.F.Tümay Sözen

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzmanı

     

  • DİYABET VE SEYAHAT

    Türkiye de,  insanlar  tatilleri değerlendirmek için daha fazla seyahat etmekte,  seyahat eden diyabetik hasta sayısı da artmaktadır. Diyabetli olmak, seyahate engel değildir.Fakat diyabetik hastaların seyahat sırasında ve süresinde bulunacakları farklı ortamlardaki koşullar nedeniyle kan şekerlerinde değişiklikler olması kaçınılmazdır ve diyabetliler tedavilerini aksatmadan devam ettirmelidirler. Diyabetin kontrolunda sorun olmaması için, seyahat için ve seyahat boyunca   dikkat edilmesi gereken konular vardır.

     

    Bunlar aşağıda sıralanmıştır:

    Kimlik bulundurma: Bir diyabetli  her zaman, diyabeti olduğunu,  aldığı ilaçları veya insülini, doktorunun adı ve soyadını, telefonunu belirten bir tanıtım kartını yanında (cüzdan içinde vs.) taşımalıdır. Tıbbi gereçlerin temin edildiği Medikal firmaların adres ve telefonlarının da hasta   yanında bulunması uygun olur.

    Bir seyahat planlandığında ;

    Gerekli ilaçlar, glukoz ölçüm çubukları, yeteri miktarda lanset, glukoz sensorü, pompa kullanılıyorsa pilinin bitme olasılığına karşı yedek piller,   glukagon kalemleri veya glukagon  flakonları hazırlanacak özel bir çantaya konulmalı, ve bu çanta seyahat süresinde  hasta yanında, ulaşılması kolay bir yerde   bulundurulmalı, bavula konmamalıdır. Çünkü uçak veya kara yolculuğunda, bavulun kaybolma veya gecikmesi olasılığı vardır, ayrıca bavulun, bulunacağı   alanda,  çok sıcak veya  soğuk ısıya    maruz kalma,  ilaçların ve insülinin yapısını bozabilir.

     

    İlaçların hazırlanması: Seyahatin uzayabilme olasılığını düşünerek,  seyahat günlerin sayısının iki misli kadar ( örneğin bir haftalık bir seyahat için, 2 haftalık ) ilaç bulundurmak iyi olur.  insülin   kullanılıyorsa,  insülin  ( flakon ya da kartuşları)ve   insülin kalemleri saklama koşullarına uygun olarak   muhafaza edilmelidir.

    Uçakla seyahat edilecekse, ilaç veya gereçler orijinal paketleri içinde taşınmalı, sıvı olan ilaçların doktor raporu gerekebilir, güvenlikten geçerken görevliye gösterilmelidir.

    Yabancı bir ülkeye gidiliyorsa, İngilizce,  uçak mürettabı tarafından genelde bilinir ve yaygın  olarak kullanıldığından İngilizce “ben diyabetliyim “lütfen portakal suyu veya şekerli su verin” demeyi öğrenmekte veya bunu bir kağıda yazarak  gereğinde göstermek yararlı olabilir.

     

    Acil Durumlar: Doktorun verdiği ilaçların hepsini içeren bir reçeteyi çantada bulundurmak  uygun olur. Hasta yanında yeterli miktarda şekersiz sıvı ve su almalı; şeker düşmesinde kullanmak üzere meyve suyu, kesme şeker, glukoz tabletleri veya bisküvi bulundurmalıdır.

    Seyahat sırasında yemek düzeninde değişiklikler, değişim listelerini hatırlayarak ve olduğunca normal yemek zamanlarına uygun olarak yenmelidir. Bazı hastalar sadece ağızdan alınan haplar kullanırlar, ama bazıları insülin injeksiyonu yapıyor olabilirler. 

     

    Uçakla yapılacak seyahatlerin  öncesinde seyahat planı (kalkış saati, yolculuk süresi, yemek saati, sunulan yemekler ve varış saati) öğrenilmeli, rötar olasılığı göz önünde bulundurulmalıdır.Uzun uçuşlarda yemek servisleri varsa birçok uçak firması önceden, diyabetik diyet olarak istek yapılırsa diyet yemeklerini servis  ve, ara öğün temin etmektedir.

    Okyanus ötesi gibi uçuşlardan doktorunuz bilgilendirilmeli ve yapılması gerekli tedavi değişiklikleri kendisinden öğrenilmelidir. Uzun uçuşlarda insülin uygulama şeması değiştirilmelidir. Yolculuk boyunca özellikle 3-4 saatte bir ve saat değişikliği zonlarında  glukoz ölçülmeli; glisemi 120-180 mg/dl düzeyinde tutulacak biçimde tedavi sürdürülmelidir.  Hastanın ne yöne uçtuğu saat değişim zamanları nedeniyle önemlidir.

    İnsülin Kullanmayan Diyabetlilerde Yolculuk: Bu hastalara uzun süren seyahatlerde doktorun önereceği, yemek zamanlarına göre ayarlanacak  kısa etkili ilaçların kullanılması  uygundur .

    İnsülin Kullanan Diyabetlilerde Yolculuk: Genellikle kuzeyden güneye (veya tersine) gidildiğinde saat farkı olmayacağından öğün ve insülin injeksiyon zamanlarında  önemli değişiklik gerekmez.

     

    Batıya uçuşlarda gün uzayacağından

    a-Uçuş öncesi: Normal doz uygulanır.

    b-Uçuşta: Süre 8 saatten uzun ise, ek insülin yapılır.

    c- Varışta: Sonraki doz, yeni lokal saate uygun olarak,  planlanmış saatte aynen yapılır.

     

    Doğuya uçuşlarda gün kısalacağından

    a-Uçuş öncesi: Normal doz azaltılarak uygulanır.

    b- Uçuşta: Glukoz ölçülür, gerekirse ek insülin yapılabilir.

    c- Varışta: Sonraki doz, yeni lokal saate uygun, planlanmış saate uygun olarak aynen yapılır.

     

    Seyahat sırasında ve sonrasında ayaklara rahat (icabında gevşetilebilir, bağcıklı) ayakkabılar  ve çoraplar  giyilmeli, çünkü ayak ve bilekler seyahat sırasında şişebilir. Bu nedenle diz hizası varis çorapları kullanılabilir. Bacaklarda kan pıhtısı oluşmasını önlemek için bacak ve ayakların oturma sırasında, bacak ön veya arka yüzüne doğru gerilip,  esnetilmesi,  veya uçak içinde koridorlarda ufak yürüyüşler yapılmalıdır. Doktorun onayı alınarak, aspirin kullanılır.

     

    İyi Seyahatler Dileriz.

     

    Prof.Dr.Tümay Sözen

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

  • KOLESTEROL YÜKSEKLİĞİ

    Kolesterol ve trigliseridler, kan lipidleri olarak adlandırılırlar, suda erimeyen  maddelerdir.

    Halk arasında kan yağları olarak anılırlar, vücudumuzda kanda, dokularımızda  ve hücrelerimizde bulunur, yağ dokusunda depolanırlar karaciğer ve kas dokularına kanla  taşınırlar. Kanda bulunan kolesterol ve trigliserid vücutta üretilmekte ve ayrıca beslenme ile özellikle hayvansal gıdalarla alınmaktadır, ve kana geçmektedir.

     

    Kanda kolesterol serbest olarak değil protein denilen bazı maddelere bağlı olarak dolaşır. Bu proteinlere, lipoproteinler denilir. LDL kolesterol (LDL- K), HDL kolesterol (HDL-K) diye adlandırılırlar. Halk arasında,kötü veya zararlı kolesterol denen LDL-K ve iyi kolesterol  olarak bilinen HDL-K'dir. Kanımızda bu 2 tip kolesterol yanında, bir de trigliserid (TG) denilen yağlarda vardır.

     

    Bu yağlar, toplumda damar sertliği, tıpta ateroskleroz, diye adlandırılan damar değişikliklerine neden olurlar. Kan damarlarında tıkaçlar oluşturarak, damarların önce daralmasına ve olay ilerlediğinde tam tıkanıklık olduğundan, damarın beslediği organa kan gitmesi, kanlanması mümkün olmaz. Kansız kalan organın işlevini yapması mümkün olmaz.  Özellikle kalp (koroner arter hastalığı ve enfarktus, beyin (inme) gibi organlarımızda bu kansız kalma ölümcül olabilirken, bacaklarda (gangren) organın tamamı veya bir kısmında  kayba neden olabilir.

     

    Birçok araştırma, yüksek kan LDL-K ve TG düzeylerinin, bu damar tıkanıklıklarıyla çok yakın ilişkili olduğunu, kan düzeyleri düşürüldüğünde ise damar değişikliklerinin azaldığı veya tıkanmaların ötelendiğini göstermiştir.Özellikle gelişmiş topluluklarda insan ömrü uzamış olduğundan (ki yaşlanma da damar sertliğini artıran bir süreçtir) insanlar yaş faktörü ile birlikte LDL-K ve TG ile ivmelenmiş bir ateroskleroz sürecinde,en sıklıkla kalp hastalığı ve inmelerle hayatlarını kaybetmektedir. HDL-K ise kalbi koruyucudur, yüksek olması veya yükseltilmesi kalp-damar sağlığı için yararlıdır.

     

    Kolesterol yüksekliği, fazla miktarda kolesterol içeren gıdaların alınması sonucunda oluşabildiği gibi, nadiren kalıtsal olarak, kolesterol metabolizmasındaki bozukluklardan da kaynaklanabilir. Diğer bazı faktörler de zararlı kolesterol seviyelerini artırmaktadır.

    Sigara kullanma, şişmanlık, bel çevresinin kalın olması,  diyabet, hareketsizlik  bu faktörler arasında sayılabilir.

     

     Kan yağlarınının değerlendirilmesi aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

     (< simgesi  daha düşük,  > simgesi  daha  yüksek manasını taşımaktadır.)

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Tedavi:

    -   Yaşam Stili Değişiklikleri:

    -   Sigaranın kullanılmaması,

    -   Şişmanlığın önlenmesi veya varsa  tedavisi,

    -   Fizik Aktivitenin artırılması gibi

    -   Diyabetes Mellitus varsa  kan şekeri yüksekliği  tedavi edilmelidir.

     

    Kolesterol ve trigliserid yüksekliği  olanlara Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği,Obezite, Lipid Metabolizması, Hipertansiyon Çalışma Grubunun  önerileri aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

     

    - Medikal Tedavi : LDL -Kolesterol ve  trigliseridleri düşüren ilaçlar mevcuttur.

    Doktor muayenesi sonucunda,  doktorun önereceği dozlarda bu ilaçlar,  yan etkileri bakımından kontrolları yapılarak kullanılmalıdır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Prof.Dr.F.Tümay Sözen

    İç Hastalıkları ve Endokrinoloji Uzm.

     

RANDEVU İÇİN

0 312  441 66 00

SİTE HARİTASI

Ziyaretçi Sayımız: