Kütüphanemiz - Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

  • ÇİNKO EKSİKLİĞİ

    Günlük yaşantımızda çok önemli bir yeri olan çinko vücudumuzdaki birçok enzimin ve hormonun üretiminde rol alan bir mineraldir.  Başlıca işlevleri arasında: protein sentezi, insülinin hormonunun aktivasyonu, Vitamin-A nın hücrelere taşınması ve kullanımı, yaraların iyileşmesi, hücrelerin bölünerek çoğalabilmesi, tad alma, sperm yapımı, bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, davranış ve öğrenme performansının artışı, anne karnındaki ve doğmuş bebek ve çocukların büyüme ve gelişimi, kanda yağların taşınması gibi bir çok önemli işlev sayılabilir. Vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda ve zihinsel fonksiyonlarda önemli roller üstlenir. Cildin ve kasların erken yaşlanmasını önler. Hücre yenilenmesini destekleyerek cildi güzelleştirir, tırnakları güçlendirir ve saç dökülmesini önler.

     

    Türkiye ve dünyada çinko eksikliği çok sık görülmesine rağmen üzerinde en az durulan konulardan birisidir. Ülkemizde tarım yapılan topraklardaki çinko miktarı çoğu yerde düşük olduğu için bu topraklarda yetişen sebze ve meyvelerde de doğal olarak çinko düzeyi düşük olmaktadır. Bu sebze ve meyveleri tüketenler olarak bizde de kaçınılmaz olarak çinko eksikliği çok görülmektedir.

     

    Hafif ve orta düzeydeki çinko eksikliğinde iştahta azalma, boy uzamasında yavaşlama, zayıflık, cilt hastalıkları, sık enfeksiyona yakalanma, saç dökülmesi, tırnak uzamasında yavaşlama, yara iyileşmesinde gecikme ve tat bozukluğu gibi bulgular gözlenirken daha ağır çinko eksikliğinde bu bulgulara ek olarak zihinsel bozukluklar, ciddi deri enfeksiyonları, testesteron hormonunun azalmasına bağlı olarak hipogonadism denen cinsel organ gelişiminde gerilik gözlenir.  İshal ve saç dökülmesi ağır çinko eksikliğinde gözlenen en önemli bulgulardandır. Yukarıda da görüldüğü gibi çinko eksikliğinin bulguları spesifik olmayıp başka hastalıklarla çok rahat karışabilir. Hastalar genellikle boy kısalığı, iştahsızlık ve sık enfeksiyon geçirme şikayetleri ile başvururlar. Bu hastalarda çinko seviyesi ölçüldüğünde düşük bulunur ve tedaviye başlanır. Bazı hastalıkların seyrinde veya yan etki olarak çinko eksikliği görülebilir.

     

    Tüm dünyanın ve ülkemizin de önemli bir sorunu olan çinko eksikliğinde iştahta azalma, boy uzamasında yavaşlama, zayıflık, cilt hastalıkları, sık enfeksiyona yakalanma, saç dökülmesi, tırnak uzamasında yavaşlama, yara iyileşmesinde gecikme ve tat bozukluğu gibi bulguların sıklıkla karşımıza çıkan bulgular olduğundan bahsetmiştim. Ancak hastalar genellikle boy kısalığı, iştahsızlık ve sık enfeksiyon geçirme şikayetleri ile doktora başvurduklarında bu hastalık teşhis edilebilmektedir. Aksi takdirde çinko eksikliğinin gözden kaçması çok kolaydır.

     

    İnsanlarda akut çinko eksikliği gelişmesi durumunda ilerleyici saç dökülmesi meydana gelebilir. Kronik çinko eksikliğinde ise saç büyümesi yavaşlar ve yaygın saç dökülmesi görülebilir. Saç hastalıklarında çinko eksikliği temel neden olarak kabul edilmemekle beraber önemli bir rolü olabileceği üzerinde durulmaktadır.

     

    Bazı hastalıkların seyrinde veya yan etki olarak çinko eksikliği görülebilir. Özellikle çocuklarda zaman zaman görülen toprak yeme durumunda, barsaktan emilim bozukluğu olan durumlarda, damardan beslenmek zorunda olan hastalarda, Akdeniz anemisi, kronik böbrek ve karaciğer hastalığında, tedavi esnasında veya hastalığın seyri esnasında çinko eksikliği olabileceği unutulmamalı ve eğer gerekirse çinko replasman tedavisi yapılmalıdır. Çinko eksikliğinin özellikle çocuklar, gebeler ve yaşlılarda daha sık gözlendiği de unutulmamalıdır.

     

    Çinko eksikliği durumunda özelikle de yetersiz alıma bağlı gelişen eksikliklerde çinko içeren ilaçların kullanımı son derece başarılı sonuçlar vermektedir. Çinko; süt ve süt ürünleri ile birlikte alınmaz, mutlaka tok karnına alınır. Aksi takdirde hastada aşırı derecede bulantı ve kusmaya neden olabilir. C-vitamini ile birlikte alınırsa daha kolay emilir. Çinko eksikliği saptanırsa et, deniz ürünleri, baklagiller, tahıllar, yumurta, fındık, süt ve süt ürünleri ile lifli besinler gibi bol miktarda çinko içeren besinlerin de daha fazla tüketilmesi gereklidir.

     

     Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

     

  • YENİDOĞAN SARILIĞI HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ...

    Zamanında doğan bebeklerin yarısından fazlasında ilk hafta içinde görülen sarılığa yenidoğan sarılığı denir. Bu sarılıkların çoğu fizyolojik olup bilirubin düzeyi belli bir tehlike sınırını aşmaz ve sarılık ilk 10 gün içinde kendiliğinden geçer.

     

    Yenidoğan sarılığı nasıl oluşur?

     

    Sarılık; bilirubin adı verilen, cilde sarı rengi veren bir maddenin kandaki seviyesinin yükselmesi ve deride birikmesi sonucu oluşur. Kanımızdaki alyuvarların parçalanmasıyla açığa çıkan bilirubin kanda giderek artarak cildin sararmasına yol açar. Yenidoğan bebeklerde sarılığın erken tespiti ve takibi oldukça önemlidir çünkü, sarılık çoğunlukla kendiliğinden geçse de, bazı durumlarda bilirubin yüksek seviyelere ulaşıp beyin hasarına neden olabilir. Bu yüzden sarılığı olan yenidoğanların özellikle ilk bir hafta-on gün içindeki doktor takipleri son derece önemlidir. Fizyolojik sarılık genellikle hayatın ikinci günü başlar, üç ve dördüncü günlerde en yüksek seviyesine ulaşır, daha sonra giderek azalır.

     

    Yenidoğanda sarılık oluşturabilecek diğer nedenlerin başında anne-çocuk arasındaki kan grubu uyuşmazlığı gelir.   ABO veya Rh uyuşmazlığı denen bu türde alyuvarlar cok hızlı bir biçimde parçalanır ve fazla miktarda bilirubin açığa çıkar. Bundan başka; Diabetli annelerin bebeklerinde, idrar yolu enfeksiyonunda, bazı zor doğumlarda  bebeğin kafa derisi altında kan toplanması durumunda, doğuştan gelen bazı enzim hastalıklarında ve sık olarak anne sütüne bağlı olarak da sarılık gelişebilir. Bu durumları tespit etmek için bazı kan ve idrar tetkikleri yapmak lazımdır.

     

    Bebeğinizin sarılık olduğunu nasıl anlarsınız?

     

    Sarılık önce yüzde başlar, kandaki bilirubin seviyesi arttıkça sırayla göğse, karına, kol ve bacaklara doğru ilerler. Gözün beyaz kısmında da sararma olur. Ciltteki sarı renk en iyi gün ışığında  görülür. Parmakla hafifçe burun ya da karın cildine bastırılıp kaldırıldığında sarı renk daha bariz bir şekilde tespit edilebilir.

     

    Bebeğinizin sarılık olduğunu farkeder  etmez, beklemeden bilirubin seviyesinin tespiti için bir sağlık kuruluşuna başvurmanız çok önemlidir. Doktor yapacağı muayene ile kandaki bilirubin seviyesine bakıp bakmayacağına karar vererek takipler konusunda sizi yönlendirecektir.

     

    Bilirubin yükseldikçe bebekte ne gibi belirtiler oluşur?

     

    Bebeğiniz daha çok uyur, emmesi azalır (bu sarılığı daha da arttırır). Eğer bilirubin çok yükselip beyni etkilemişse (kernikterus), o zaman bebek tiz sesle ağlamaya başlar, başını geriye atar, havaleye kadar gidebilir. Bu durumdaki bir bebekte sonuçta çoğunlukla zeka ve motor gelişim geriliği, işitme, görme sorunları oluşur.

     

    Sarılığın Tedavisi

     

    Yenidoğan sarılıklarının çogu iki hafta içinde kendiliğinden düzelir. Fakat bu dönemin doktor tarafından takibi önemlidir. Eğer bilirubin seviyesi yüksek ise bebek, fototerapi denilen florasan ışığı altında ışık tedavisine tabi tutulur. Bunun için özel lambalar kullanılır. Bu ışık bilirubini idrarda eriyebilecek bir şekle sokarak vücuttan atılmasını sağlar. Fototerapi bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermez. Bebeğin gözleri ışıktan zarar görmemesi için kapatılır. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma veya sık ve sulu dışkılamaya neden olabilir. Aralıklarla bebeğin kanı alınarak bilirubin duzeyinin güvenli sınıra düşüp düşmediği kontrol edilir. Işık tedavisi sonlandırıldıktan bir iki gün sonra bilirubin seviyesi genellikle tekrar yükselir. Bu dönemde de doktor kontrolü tavsiye edilir.

     

    Bebeğin, sarılık süresince ve tedavi esnasında iyi beslenmesi çok önemlidir Kan grubu uyuşmazlığı olup da bilirubin düzeyi çok yükselmiş hastalarda kan değişimi yapılır. Işık tedavisi veya kan değişiminden hangisinin uygulanacağına bebeğin kilosu, günü ve bilirubin seviyesi göz önünde bulundurularak karar verilir.

     

    Untumayalım ki; Bebeğinizin karın, kol ve bacaklarında sarılık varsa, bunun yanısıra çok uyuyorsa emmesi de zayıflamışsa kaçıncı gününde olursa olsun hemen doktorunuza başvurmalısınız. Çünkü bunlar bilirubin düzeyinin yükselmiş olduğunun göstergeleridir. Bebeğinizde sarılık varsa doktor takibi yanında onu sık ve iyi beslemeniz sarılığın çabuk atlatılması açısından önemlidir.

     

    Yenidoğan sarılığı sık olarak görülmesine ve birçok bebekte de kendiliğinden geçmesine rağmen bu durum her bebek için geçerli değildir. Hangi yenidoğanda bilirubin duzeyinin tehlikeli seviyeye ulaşacağı her zaman tahmin edilemeyeceği için bebeğinizin ilk üç-beş gün içerisinde bir doktor tarafından görülmesi çok önemlidir. Böylece, tedavi edilmediğinde kalıcı problemlere neden olabilecek bir hastalığı kolaylıkla önlemiş olursunuz.

     

    Eğer yenidoğan dönemindeki bu sarılık 10 günü geçiyorsa hipotiroidi (tiroid bezinin az çalışması) açısından da bebek mutlaka incelenmelidir.

     

     Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

  • AŞI TAKVİMİ

    BCG : Tuberkuloz

     

    DtaB : Difteri, Tetanoz Toksoid, Asel. Boğmaca Aşısı

     

    TSH : Tiroid testi FKÜ : Fenilketonüri

     

    HAV : Hepatit A Aşısı HBV : Hepatit B Aşısı

     

    HİB : Hemofilüs İnf. Tip B Kompoze Aşısı HPV: Human Papilloma Virüs Aşısı

     

    IPV: Inaktive Poliovirüs Aşısı KB: Kan Basıncı

     

    KKK: Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak Aşısı OAE: Oto Akustik Emisyon ( İşitme Testi)

     

    PCV: Pnömokok Konjuge Aşısı Td: Tetanoz, Difteri

     

    TİT, İK: Tam İdrar Tahlili, İdrar Kültürü TKS: TaM Kan Sayımı

     

    Vz VL: Varicella ( Suçiçeği Aşısı)

     

     

     

    AYLAR

    AŞI

    DOĞUM

    HBV

    1. AY

    2. AY

    3. AY

    4. AY

    5. AY

    6. AY

    7. AY

    12. AY

    15. AY

    18. AY

    24. AY

    30. AY

    4-6 YAŞ

    11-12 YAŞ

    HBV

    BCG, DtaB, IPV, HİB

    PCV, ROTA

    DtaB, IPV, HİB, ROTA

    PCV, ROTA

    DtaB, IPV, HİB, HBV

    PCV

    KKK

    VzVl, PCV

    DtaB, IPV, HİB

    HAV

    HAV

    Td, KKK

    Td, HPV (3 Doz)

  • ANNE SÜTÜ

    Anne sütü üstün içeriği ile yenidoğan bebeği tüm gereksinimini 6 ay boyunca tek başına karşılayabilen, kolay sindirilebilen ideal bir besindir. Anne sütünün yararlarını ne kadar anlatsak gene de eksik kalırız. Tıp eğitimime başladığım yıllarda bizlere anne sütünün faydaları uzun uzun anlatılırdı. Aradan geçen yaklaşık 35 yılda tıpta çok şey değişti. Eskiden doğru bildiğimiz birçok konuda yanıldığımızı anladık. Ama tıpta değişmeyen konulardan biri de anne sütü idi. Ayrıca her geçen gün bu konuda yeni çalışmalar yapılıyor ve anne sütünün bir diğer üstünlüğü ortaya çıkıyor. Mama endüstrisinin gelişmesi ve ticari olarak piyasada yer almaya çalışan bir sürü çocuk maması her ne kadar en son teknoloji ile üretilmiş olsa da hiçbiri anne sütünün yerini tutamıyor.

     

    Anne sütünün yararları saymakla bitmez. Bebeğinizin bağışıklık sistemi gelişene kadar anne sütünde gerekli olan, onu hastalıklara karşı koruyan savunucu maddeler vardır. Ayrıca bazı alerjilere karşı da koruyucudur. Anne sütü alanlarda bebeklik çağında sık görülen enfeksiyonlara yakalanma oranı çok daha düşüktür. Bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş prematüre bebekler, anne sütünden özellikle çok yarar görürler. Bebeğin hem motor gelişimi hem de mental gelişimi için anne sütü bulunmaz bir nimettir. Beyin gelişimine katkıda bulunur ve zeka düzeyini arttırır. Her zaman hijyenik ve pratiktir. Mama kullanmak durumunda kalan bebeklerin mamasını vermeden mamanın hazırlanması, biberonun hijyenik hale getirilmesi gibi zahmetli süreçler anne sütü için geçerli değildir. Anne sütü alan çocuklarda çağımızın en önemli sağlık sorunu hale gelen obezite yani şişmanlık çok daha az görülür. Bunun en önemli sebeplerinden biri anne sütünün son dakikalarında süt içerindeki yağ oranının artması ile bebekte doygunluk hissinin oluşması ve bebeğin emmeyi bırakmasıdır. Mama kullanan bebeklerde böyle bir durum söz konusu olmadığı için bu bebekler daha ilk aylarda şişmanlık ile tanışmakta ve hayatlarının en güzel yaşlarında sağlıksız bir şekilde büyümektedir. Anne- bebek arasındaki bağın anne sütü alanlarda daha kolay ve güçlü kurulduğu bilinmektedir. Emzirmenin bebekten başka anneye de önemli yararları vardır. Emziren annelerde rahim ve meme kanseri daha az görülür. Emzirme sırasında annede salgılanan oksitosin hormonu yeni doğum yapmış rahmin kendine gelmesinde ve eski halini almasında önemli rol oynar. Emzirme anne için ayrıca zahmetsiz, , zamandan tasarruf sağlayıcı ve ekonomiktir.

     

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

     

  • ÇOCUKLARDA OSTEOPOROZ

    Kemikte mineral yoğunluğunun azalması olarak tanımlanabilen osteoporoz , çocukluk ve adölesan yaş grubunun en önemli sorunlarından biridir.

     

    Osteoporoz, kemiğin belli bir bölgesinde kemik mineral yoğunluğunun (KMY)  - 2.5 standart sapmanın altında olmasıdır. Çocuklarda bu değer yaş ve cinse göre z-skoru olarak belirtilir. Osteopeni ; yani kemik mineral yoğunluğunun daha az oranlarda bozulması ise z- skorunun – 1.1 ile -2.4 standart sapma arasında olduğu durumu ifade eder.

     

    Aslında ileri yaşların bir sağlık sorunu olarak osteoporoz ; çocukluk döneminde kazanılan riskin bir yansımasıdır. Çünkü , kemik kütlesinin önemli bir kesimi çocuklukta ve özellikle adölesan döneminde kazanılmaktadır. Bu dönemdeki çocukların günlük hayatlarında tükettikleri yüksek karbonhidrat içeren içecekler ve meyve suları, normalde günlük almaları gereken 1300 mg lik kalsiyum ihtiyaçlarını, emilimi % 55-70 azaltarak bozmaktadır. Aşırı kola tüketimi ve yüksek fosfat içerikli gıdalar kemik mineralizasyonunu bozarak özellikle kızlarda osteoporoza yol açarlar. İyi bir kemik matriks sentezi için aynı zamanda yeterli protein , Vitamin-C ve Vitamin-K  alımı da gereklidir. Son yıllarda çocukların sedanter yaşam şekli yani televizyon ve video karşısında geçirilen saatler , bilgisayar başında hareketsiz geçen zamanlar  çocukların daha obez olmasına yol açtığı gibi kemik mineralizasyonu da etkilemekte ve bu çocukların kemikleri osteopenik  hatta osteoporotik hale gelmektedir.

     

    Osteoporoz patogenezinde genetik yatkınlığa; beslenme , hormonlar ve çevresel faktörler ile yaşam tarzının katkısı son derece önemlidir. Adölesan dönemde en fazla kemik kitlesi kazanımı genetik ve yapısal faktörlerle olur. Beyaz ırkta ve Asya kökenlilerde osteoporozun daha çok görüldüğü rapor edilmektedir. Yapısal faktörler arasında aile öyküsünün olması, aşırı zayıf ya da kilolu olma, ergenliğin başlama yaşı sayılabilir. Genetik olarak duyarlı kişilerde kötü çevresel faktörler riskin daha da artmasına neden olur. Bu çerçevede beslenmenin osteoporoz oluşumunda etkisi çok önemlidir.

     

    Osteoporozun önlenmesi için çocukluk yaş grubunda başlamak üzere kalsiyum ve D– vitamini alımı belli düzeylerde olmalıdır. Optimal bir beslenme ile kalsiyum alımı :

     

    İlk 6 ay :                       : 250 – 330      mg / gün

    6 ay – 1 yaş arası        : 400 – 700      mg / gün

    1 – 10 yaş arası           : 800                mg / gün

    Adölesan                     : 1200 – 1500  mg / gün

    Erişkin                         : 1000 – 1200  mg / gün ; olmalıdır.

     

                Kalsiyumun yanısıra günlük 400 ünite D–vitamini ve yeterli güneş ışığı almak çok önemlidir.

     

                Besinlerden ; 1 su bardağı süt veya yoğurtta 270 – 300 mg kalsiyum varken  1, 5 kibrit kutusu büyüklüğünde  kaşar peyniri veya 5 kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynirde de aynı miktarda kalsiyum bulunur.

     

                Hormonlardan ; Büyüme hormonu , leptin , IGFI-I , IGF-II ,  PTH , Tiroid hormonları , E2    ve kortizon kemik oluşumu veya kemik dokunun yapılaşmasını etkileyerek kemik mineral yapısının oluşmasında önemli rol alırlar.

     

                Çocuklarda osteoporoz nedenleri arasında endokrin nedenler önemli yer tutmaktadır Bunlar; hipertiroidism (tiroid bezinin fazla çalışması), Cushing Hastalığı, İdrarda kalsiyum atılımının fazla olduğu durumlar, hiperparatiroidi (paratiroid bezin fazla çalışması), D-vit eksikliği ve büyüme hormonu eksikliği'dir. Ayrıca bazı hematolojik nedenler de osteoporoz yapabilir. İlaçlar arasında kortizon  ve tiroid hormonlarının fazla kullanılması en önemli osteoporoz nedenidir.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    OSTEOPOROZUN ÖNLENMESİ

     

    • Tüm yaş gruplarında kemik kütle kazanımına destek olacak uygun beslenme , yeterli kalsiyum ve D- vit alımı sağlanmalı
    • Kolalı içeceklerin yerine süt içilmesi sağlanmalı
    • Fiziki aktivite yaşam boyunca sürdürülmeli
    • Ergenlik gecikmesinde neden yapısal bile olsa ergenliğin uyarilmasında geç kalınmamalı
    • Adölesan dönemde ve tüm yaşam boyunca sigara , alkol ve aşırı kahve tüketiminden uzak durulmalı
    • Tv – video – bilgisayar ile geçirilen saatleri kısıtlamalı
    • Yer çekimine karşı yapılan şıçramalı hareketler arttırılmalı (basketbol, ip atlama gibi)
    • Aşırı zayıflık ve şişmanlık gibi durumlar engellenmeli
    • Sekonder osteoporoz geliştirebilecek hastalığı olanlar ve osteoporoz yapıcı ilaç kullananlar yakından takip edilmelidir.

    OSTEOPOROTİK KEMİK

    SAĞLAM KEMİK

  • ÇOCUKLARDA SPOR ve EGZERSİZİN BÜYÜMEYE ETKİSİ

    Çocuklarda Spor ve Egzersizin Büyümeye Etkisi

     

    Sporun büyüme ve gelişmeye olan etkilerini ortaya çıkarmak için çocuklarda birçok çalışma yapılmış ve düzenli yapılan sportif aktivitenin çocuğun boyuna ve vücut ağırlığına etkisi araştırılmıştır. Sportif başarı amacıyla spora başlama yaşının giderek düşmesi nedeniyle antreman veya egzersizin kaslar, büyümeyi uyaran hormonlar ve henüz kapanmamış olan büyüme plakları üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır.

     

    Düzenli fiziksel aktivite, spora katılım veya antrenmanın, ulaşılan boy uzunluğu, boy uzama hızının zamanı ve boy uzama hızını etkilediği henüz tam olarak gösterilebilmiş değildir. Ancak yüzme, tenis, basketbol ve kürek gibi spor türleriyle uğraşan çocukların yaşıtlarından daha uzun ve ağır oldukları gözlenmektedir. Bu durum bazı spor türlerinin avantajlı olabileceğini düşündürmektedir. Futbol, yüzme ve kürek gibi spor türlerinde erken olgunlaşma özellikle erkekler; jimnastik, paten gibi spor türleri ve bale gibi sanat dallarında geç olgunlaşma özellikle kız çocukları için avantaj oluşturabilmektedir. Bu nedenle spora bağlı seçimler yapılırken antrenmanın olgunlaşma üzerine olan etkilerinin dikkate alınmasında yarar vardır. Uluslararası organizasyonlarda performans yaşının bazı spor türlerinde giderek düştüğü görülmektedir. Bu durum spora daha erken yaşlarda başlanmasına neden olmaktadır. Küçük yaşta antrenmana başlamanın olumsuz psikolojik etkileri ile ilgili çalışma sayısı azdır. Psikolojik etkilerin yanında fiziksel anlamda da tek yönlü ve ağır antrenmanlar uygulanmadıkça bir sorun olmamaktadır. Uzun süreli dayanıklılık çalışmaları hem psikolojik hem de kas, tendon ve eklemlerin tekrarlayan zorlanmalar altında kalmaları nedeniyle uygun olmayabilirler. Çocukların mekanik verimlilikleri iyi olmadığı için aynı işi yaparken daha çok oksijen tüketir ve daha çabuk yorulurlar. Bu yaşla birlikte gelişme gösterecektir. Yine de antrenmanlar çok uzun tutulmamalı ve sık dinlenme aralıkları verilmelidir. Ayrıca yarışma ortamından çok oyun içerikli çalışmalara yer verilerek o sporun temel özellikleri öğretilmeye çalışılmalıdır. Fiziksel gelişim sırasında boyun uzaması kemiklerin epifiz adı verilen büyüme plaklarından sağlanmaktadır. Aşırı fiziksel yük ve büyüme plaklarına gelen darbeler, bu bölgelerin erken kapanmasına neden olabilmektedir. Okul çocukluğu döneminde sağlık toplarıyla çalışmalar ve zamanla vücut ağırlığıyla yapılan çalışmalara da yer verilmesi önerilirken ek ağırlık çalışmalarının 15-16 yaşlara kadar ertelenmesi gerekmektedir.

     

    Sporun, çocukların gelişimi üzerinde yarattığı etkiler üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Bazı araştırıcalara göre ise, fiziksel aktiviteler organizmada azot tutuluşunu ve protein sentezini arttırmakta, sonuç olarak lateral büyümeyi uyarmaktadır.

     

    Sporsal aktivitelerin kemik gelişimi üzerine etkisi üzerinde yapılan araştırmalar sınırlı stresin kemik büyümesine faydalı olduğu göstermiştir. Hareketsizlik kemik büyümesine zararlı sonuçlar verirken, aşırı ve şiddetli stres de kırıklara neden olabilir. Bazı çocuklar için atma, atlama veya kaldırma kemik dokularda istenmeyen sonuçlar yaratırken, diğer çocuklarda durum böyle olmayabilir. Egzersiz kemik genişliğini ve mineralizasyonunu arttırırken, hareketsizlik azaltır. Optimal bir süre ve şiddette yapılan egzersiz kemiklerin epifiz denen büyüme ile ilgili kısmına büyümeyi uyarıcı etki yaparken, uzun süreli şiddetli egzersiz büyüme üzerine fayda yerine zarar verebilir. Sonuç olarak; bilinçli olarak yapılan, belli süreleri aşmayan ve şiddeti çocuğun yaş grubu ile uyumlu olan fiziki egzersizler büyümeyi uyarıcı etki yaparlar.

     

    Bir dokunun hassasiyeti, büyüme hızıyla orantılı olarak gelişir. Bu nedenle, çocuklar yetişkinlere oranla fizyolojik yönden doğru olmayan antreman uygulamalarında daha çok yüklenme yaralanmaları tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu durum ergenlik çağında sıçrama dönemindeki çocuklar için daha da önemlidir çünkü ortopedik olarak aşırı yüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

     

    Gelişmekte olan organizmaya tek yönlü ve hazırlık yapılmadan yapılacak yüklenmelerde hemen ya da sonra doku harabiyetleri ortaya çıkabilir. Gelişmekte olan çocuklarda omurlara fazla yüklenmekten çekinmek gerekir. Çünkü aşırı yüklenmeler, omurgada şekil bozukluklarına ve kemik deformasyonlarına, büyümede duraksamaya ve hareket yeteneğinde azalmaya yol açabilir.

     

    Büyüyen bir çocukta büyüme hormonunun çok salgılanması çok uzun boylu olmaya, az salgılanması ise kısa boy ya da cüceliğe neden olur. Erişkin yaşta büyüme hormonu fazla salgılanırsa “Akromegali” denen el, ayak, çene ve kafatası kemiklerinin anormal boyutlarda olması ile karakterize bir durum oluşur. Egzersizde, yapılan egzersizin şiddetinin ağırlığına bağlı olarak büyüme hormonunda da artış gözlenir. Büyüme hormonunda görülen bu artışın dayanıklılık gerektiren egzersizlerde daha yüksek oluşu, büyüme hormonunun serbest yağ asitlerini enerji kaynağı olarak kullanımını arttıran etkiye sahip olmasına bağlanmaktadır. Bu yüzden büyüme hormonu daha çok uzun süreli submaksimal şiddette yapılan egzersizde, performansı etkileyen bir hormondur. Bu hormonun anabolik etkilerinden dolayı iskelet ve kaslarda büyüme meydana geldiğinden bazı sporcular kas kütlelerini arttırmak için doping amaçlı büyüme hormonunu kullanmaktadır. Yorucu bir egzersizden sonra toparlanma döneminde büyüme hormonunun normale dönmesi ise sporcularda daha hızlı olmaktadır.

     

    Çocukluk döneminde düzenli egzersizin başlıca yararları:

     

    Kilo kontrolü :  Ülkemizde fazla kilolu çocukların oranı erkek çocuklarda %11,6, kızlarda %13,2 kadardır. Bu durum hipertansiyon, zararlı kan yağlarında yükseklik, hipertansiyon, Tip 2 diyabet (Şeker hastalığı), büyüme hormonu salgılama bozuklukları ve solunumsal ve ortopedik problemlerle karşılaşma riskini artırmaktadır. Çocuk obezlerin %40'ı, ergenlikte obez olanların da %70'i erişkin yaşlarda da obez olmaktadır. Bu nedenle çocukluk ve ergenlik çağında obezite ile yapılacak mücadele erişkin yaşlardaki sağlık açısından da çok önemli sayılmaktadır.

     

    Psikolojik rahatlama :

     

    Hasta ruhsal olarak kendini daha iyi hisseder, depresyon ve anksiyete semptomlarının azalmasını sağlar.

     

    Kalp ve akciğerlerin kuvvetlenmesi:

     

    Egzersiz düzenli ve bilinçli bir şekilde yapıldığında kalp üzerinde kalp kaslarını kuvvetlendirici ve kalbin kontraktilitesini yani kasılabilirliğini arttırıcı etkisi meydana gelmektedir. Kalbin kasılma gücünün artması vücuda ve akciğere pompalanan kanın daha rahat dolaşıma katılmasını sağlayarak özellikle Tip 1 Diabetes Mellitus (şeker hastalığı) gibi hastalıklarda uzun dönem komplikasyonların yani yan tesirlerin oluşmasını zorlaştırır. Mikrovasküler sistemde meydana gelebilecek hasarların engellenmesi veya ertelenmesi sayesinde özellikle göz ve böbrek gibi organlarda hastalığın yapabileceği  hasar riski azaltılmış olur.

     

     

    Adolesan dönemde yapılan egzersizin başkaca amaçları şunlardır:

     

     - Fiziksel egzersiz, sağlık ve kendini iyi hissetme, büyüme ve gelişmeyi sağlamak

     

    - Yetişkinlikte aktif yaşam stilini oluşturmak

     

    - Kemik mineral yoğunluğunu arttırmak ve ilerde osteoporoz oluşma riskini azaltmak

     

    - Aşırı kilo veya obezite insidansını ve yetişkinlikte kronik hastalıkların görülme riskini azaltmak

     

RANDEVU İÇİN

0 312  441 66 00

SİTE HARİTASI

Ziyaretçi Sayımız: