Kütüphanemiz - Çocuk Endokrinolojisi

  • ENDOKRİNOLOJİ NEDİR ?

    Organizmada farklı fonksiyonlara sahip olan hücre gruplarının birbirleri ile iletişimi ve bütünleşmesini sağlamak için gerekli sistemlerden biri Endokrin Sistemdir. Endokrin sistemi bu görevi hormon denilen bir takım kimyasal ajanlarla sağlar. Bu hormonlar genelde protein veya glukoprotein yapısında maddelerdir.

     

    Hormonlar organizmanın birçok fonksiyonunun doğru çalışması ve gelişmesi için çok önemlidir. Örneğin bir çocuğun normal büyümesi direkt olarak hormonlarla ilişkilidir. Endokrinoloji Bilimi vücudumuzun hormonlar ve bunları salgılayan salgı bezleri ile ilgili sorunları ve hastalıkları ile uğraşan tıp bilimin dalıdır. Çocuk Endokrinolojisi veya tıp diliyle Pediatrik Endokrinoloji ise yenidoğan döneminden 18 yaşına kadar olan bebek, çocuk ve ergenlerde görülen hormonal hastalıklara bakar.

     

     

    Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalının ilgilendiği hastalıklar şunlardır:

     

     

    • Büyüme Gelişme Geriliği
    • Boy kısalığı
    • Şeker Hastalığı ( Diyabet ) ( Tip 1 Diyabet - Tip 2 Diyabet )
    • Kan şekeri düşüklüğü (Hipoglisemi)
    • Erken ergenlik
    • Gecikmiş ergenlik
    • Şişmanlık  ( Obezite )
    • Guatr ve tiroid bezi hastalıkları ( Hipotiroidi - Hipertiroidi )
    • Cinsel gelişim bozuklukları
  • İNSÜLİN POMPA TEDAVİSİ

    İnsülin Pompası Nedir?

     

    İnsülin pompası, diyabetes mellitüsün tedavisinde insülin yönetimini

     sağlayan bir cihazdır.

     

    İnsülin Pompası başlıca 3 parçadan oluşmaktadır:

     

    1. Pil, ekran ve denetim panelini de içeren pompa
    2. İnsülini taşıyan iletim borusu
    3. Vücuda subkütan olarak yerleşen bir iğne ya da kateter

     

    İnsülin pompası tektip- hızlı etkili insülini vücuda 2 yolla vermektedir:

     

    -Vücuda devamlı olarak iletilen bir bazal doz ( background insülin de

    denilebilmektedir.) ve

     

    -Yemeklerden önce ya da yüksek kan şekerleri seviyelerini düzenlemek için verilen bolus dozu

     

    Tek tip insülin kullanıldığı için, insülinin iletim profiline bakılarak verilen dozun etkilerini tanımlamak kolaylaşmaktadır. Ayrıca insülin pompası şırınga ya da kalemle mümkün olmayan miktarlardaki insülinin enjekte edilebilmesini de sağlamaktadır. İnsülin pompası, kan şekeri ve hemoglobin A1c düzeyleri üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlayarak, diyabetle ilişkili uzun dönem komplikasyon görülme oranını da düşürmektedir.

     

    Düzeltme faktörü, insülin- karbonhidrat oranları ve bazal dozlar bir endokrinoloji uzmanı tarafından belirlenmektedir. Şu anda, kullanıcının kan şekerine göre otomatik insülin iletimi sağlayabilen bir cihaz mevcut değildir. Ancak, iki ana imlataçı firma, kapalı kanal sistemi içeriği üzerinde çalışmaktadır. İçeriğin çok ümit vadediyor gibi görünmesine karşın, sistemle ilgili bir hata olması durumunda ne olacağı ile ilgili yasal problem kafaları karıştırmaktadır.

     

    İnsülin pompası kullanımı, yoğun insülin tedavisi için, çoklu insülin tedavisi alanlara göre daha kolay ve etkili olması nedeni ile artmaktadır. Sağlık sigortalarında ve halkın ekonomik alım gücündeki değişiklikler nedeni ile ülkeler arasında insülin pompa kullanıcı sayıları arasında farklılıklar görülmektedir. Amerika'da 150.000 insülin pompa kullanıcısı mevcut iken İngiltere'de hastalar insülin pompalarını kendileri finanse ettikleri için 1100 kadar insülin pompa kullanıcısı bulunmaktadır.

     

    Tüm hastalar insülin pompası için uygun adaylar olmazken, bunun tanı koyacak uzman doktor ya da sağlık sigortaları ile ilgili problemler yüzünden sınırlandırılması da doğru değildir.

     

     

    İNSÜLİN POMPASI NE YAPAR?

     

    İnsülin pompası, diyabetes mellitüste iğne tedavisi yerine kullanılan bir tedavi yöntemidir. İnsülin pompaları, pompanın nasıl kullanılacağı ile ilgili büyük bir sorumluluk üstlenilmesi ve iğne tedavisine göre çok daha sık kan şekeri ölçülmesinin taahhüt edilmesi şartıyla, pediatrik kullanım için son derece ideal bir yöntemdir. insülin pompası kullanan bireyler, pompayı kullanmayı bilen ve iğne tedavisine göre diyabetli hasta bakımının gereklerini hastaya aktarabilecek bir hekimin kontrolü altında olmalıdır.

     

    İnsülin pompası, göbek, kalça, üst kol ya da bacak bölgesine yerleşen bir katatere bağlı bir tüp aracılığı ile vücuda insülin salgılayan elektronik bir cihazdır. Katater her 3 günde bir değiştirilir.

     

    İnsülin pompası, metabolik ihtiyacı ya da vücut fonksiyonlarını karşılayacak insülini sağlayan sürekli- periyodik olarak bazal doz olarak adlandırılan bir insülin salınımı gerçekleştirmektir. Hastalar yemek yediklerinde ise yemekten hemen önce ya da yemeğe başladıkları anda bir yemek bolusu göndermektedirler. İnsülin pompası tedavisinde kalem tedavisinde olduğu gibi uzun ya da orta etkili insülin yerine de sadece kısa etkili insülin kullanıldığından, hasta kalem/enjeksiyon tedavisinde uygulamak zorunda olduğu, insülin enjeksiyonu programı üzerinde temellendirilmiş yemek saatlerini uygulamak zorunda kalmamaktadır.

     

    Hastanın kendi hesaplamasının daha doğru olduğu konusunun sağlık profesyonelleri arasında tartışılmasıyla beraber, pek çok insülin pompası, yemek ya da düzeltme bolusunu hesaplayabilmektedir. Ancak pompa bolus dozunu hesapladıktan sonra, hastaya önerilen doz üzerinde değişiklik yapma fırsatını da tanımaktadır.

     

    Dünya genelinde yaklaşık 450.000 insan insülin pompası kullanmaktadır. Pompa kullanıcıları kalem ya da enjeksiyon tedavisi kullanıcılarına göre daha iyi kontrol sağlayabilmekte ve HbA1c değerlerinde gelişme görülmektedir. İnsülin pompası, yeme alışkanlıkları, egzersiz, stres, hastalık durumlarına göre insülin kontrolünde kolaylık sağladığı için, kişilerin yaşam seçimlerinde esneklik ve özgürlük tanımaktadır. Kalem tedavisinde insüline göre gıda alınırken, pompa tedavisinde yenilene göre insülin yapılmaktadır.

     

     

    TIBBİ VE PSİKOLOJİK FAYDALARI

     

    Yeme Bozukluklarına bağlı Anoreksiya Nervoza Derneği (ANRED), tıbbi bir zorunluluk nedeni ile sıkı bir diyet kontrolü altında olup da yeme bozukluğu nedeni ile hayatını kaybedenlerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bu yeme bozukluğu olan hastaların arasında diyabet hastalığının önemli bir yer tuttuğunu ortaya koymuştur. Bir insülin pompası kullanma sadece tıbbi açıdan değil psikolojik sağlık açısından da son derece faydalı olabilmektedir. Dikkatle ölçülmüş yemek ve porsiyon seçimi ile sıkı bir programla yapılan insülinin karşılığını yeme zorunluluğu ortadan kalkmaktadır. Pompa kullanıcısının hayatının odağı yapılan insülinden ziyade yemenin üzerinde olmakta ve daha normal bir şekilde aktivitelere katılıma olanak sağlamaktadır. Bazı doktorlar küçük çocukların insülin pompası kullanmasını uygun bulmazken pek çok araştırma sonucuna göre bir kişi ne kadar küçükken insülin pompası kullanmaya başlarsa psikolojik ve tıbbi yararları o kadar büyük olmaktadır.

     

    Bazıları tarafından bir takım risklerinin tartışılıyor olmasına rağmen insülin pompasının tıbbi yararları kanıtlanmıştır. Hasta pompa kullanımı için yeterli bilgi ve beceri donanımına sahip olduğunda daha iyi HbA1c düzeylerine ulaşmakta daha az hipoglisemi episodları ile yüzleşmekte, hospitalizasyon ve diyabet komplikasyonları ile karşılaşma oranları düşmektedir.

     

    POMPA KULLANMAYA KARAR VERİRKEN

    GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULMASI GEREKENLER

     

    İnsülin pompası diyabeti ortadan kaldırmaz ve pompanın siz veya çocuğunuz için doğru seçim olmadığına karar verirken göz önünde bulundurulması gereken bazı hususlar vardır. Pompa tedavisinde enjeksiyon yöntemine göre geceyi de içermek üzere daha sık kan şekeri ölçümü yapmak gereklidir. Doğru miktarlarda insülinin alındığından emin olmak için periyodik olarak bazal insülinin kontrolü yapılmalıdır. Pompada bir sorun oluşur, set tıkanır ya da kanül kıvrılırsa hızla diyabetik ketoasidoz gelişebileceğinden gerektiğinde kalem kullanmaya devam etmek gerekebilir. Uygun sterilizayon yapılmadığında bölgesel enfeksiyon görülebilir. Ekstra pompa malzemeleri, glukagon ve diğer diyabet acilleri malzemeleri taşımak gereklidir. Ayrıca, pompa kullanımı ile ilgili yeterli eğitime sahip hemşireler ve diğer sağlık profesyonelleri çok sayıda olmamakla birlikte, hastalara, yakınlarına, aile üyelerine, bakım verenlerine, sağlık profesyonellerine ve okullara eğitim desteği sağlayabilmektedir.

     

    İnsülin pompasını kolaylıkla programlanabilmesi ile kalem tedavisindekinin aksine, gerektiğinde günün değişik saatleri ve haftanın değişik günleri için farklı bazal ayarlamaları yapılabilmektedir. Pompa sürekli bazal insülin yönetimi ile sağlıklı bir pankreas taklit etmektedir. Pompa bir doktor tarafından reçetelendirilmelidir. Böylelikle insülin pompası ve malzemeleri sigorta şirketleri veya devlet tarafından karşılanabilmektedir.

     

  • ÇOCUKLARDA HASHİMATO TİROİDİTİ

    İlk kez 1912 yılında Hashimato tarafından tarif edilen bu hastalığın yaklaşık 40 yıl sonra aslında otoimmün bir bozukluk sonucu oluştuğu, yani vücudun bağışıklık sisteminin bir hastalığı olduğu bulunmuştur. Tiroid dokusuna karşı gelişmiş olan tiroid antikorlarının yükselmesi ile karakterize bir durumdur.

     

    Kızlarda, erkeklere göre çok daha sık görülen bu hastalık çocukluk yaş grubunda en fazla ergenliğin erken ve orta dönemlerinde görülür. Dört yaş altındaki çocuklarda çok nadir görülür. Adölesan dönemindeki guatr nedenlerinin % 40’ı Hashimato tiroiditidir. Bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalık olduğundan diğer bazı hastalıklarla birlikte olma ihtimali yüksektir. Örneğin Tip 1 Diyabetes Mellitus dediğimiz çocuklardaki insülin bağımlı şeker hastalığında Hashimato Tiroiditi %20 oranında görülmektedir. Ayrıca hipoparatiroidi, böbrek üstü bezi yetmezliği gibi durumlarda da Hashimato tiroiditi daha sık görülür.

     

    Hastalığın oluş nedenlerine baktığımızda genetik nedenler ve genetik olmayan nedenleri görmekteyiz. Hashimato tiroiditinin çocukluk çağında spesifik bir kalıtımı tanımlanmamış olsada bu hastalığın ailesel olduğuna dair kuvvetli bulgular bulunmaktadır. Bu hastaların birinci derece akrabalarının yaklaşık yarısında tiroid antikorları pozitif bulunmaktadır. Bu da ailesel bir kalıtımın varlığını düşündürmektedir. Hastalığın genetik tabanlı olmayan nedenlerine baktığımızda; östrojen hormonu, stres, doğum ağırlığı, beslenme durumu gibi endojen faktörler ile iyot alımı gibi eksojen faktörler de sorumlu tutulmaktadır. Japonya ve Amerika gibi iyot alımının yüksek olduğu yerlerde hastalık sıklığının arttığı saptanmıştır. İyot eksikliği olan bölgelerde iyot desteği sağlanması, bu bölgelerde hastalık sıklığının 3 kat artmasına neden olmuştur. Diyette fazla miktarda iyot almak tiroid bezine karşı gelişen bağışıklığı arttırmaktadır.

     

    Klinik Bulgular:

     

    Hashimato tiroiditinin çocukluk ve adölesan yaş grubundaki ilk bulguları tamamen normal çalışan bir tiroid hormon düzeyi şeklinde olabileceği gibi hipotiroidi (tiroid bezinin az çalışması) veya hipertiroidi (tiroid bezinin çok çalışması) şeklinde olabilir. Genellikle hastalar boyunda şişlik nedeniyle doktora başvururlar. Guatrın büyüklüğü değişken olup, küçük ya da büyük olabilir. Elle bakıldığında genellikle lastik kıvamında, yüzeyi düzensiz ve ağrısızdır. Tiroid dokusu içinde bir ya da daha fazla nodul gelişmiş olabilir ki bu yüzden bu hastalara mutlaka belli aralıklarla tiroid ultrasonu yapılmalıdır.Çocukluk çağında görülen Hashimato tiroiditinde eğer tiroid bezi az çalışıyorsa yani hipotiroidi varsa büyüme geriliği ve okul performansında azalma görülebilir.

     

    Tanı:

     

    Hashimato tiroiditinde tanı, tiroid antikorları olan Anti TPO ve AntiTg’nin kanda bakılması ile konur.   Olguların % 20-50’sinde AntiTg yüksek bulunurken, %90 olguda Anti TPO yüksek bulunur. Bu antikorlar yüksek bulunursa tiroid hormonlarına (Serbest T3, serbestT4 ve TSH) bakılmalıdır. Ayrıca, tiroid ultrasonunda tipik olarak tiroid bezinin görüntüsü homojen olması gerekirken, heterojen- yamalı bir görünüm arz eder.

     

    Tedavi:

     

    Hashimato tiroiditli hastalarda eğer aşikar hipotiroidi varsa mutlaka tedavi edilmelidir. Tiroid fonksiyonları normal olan vakalarda ise ilaç vermeye gerek yoktur ancak belli aralıklarla tiroid hormon düzeylerine bakılarak gerek olursa ilaç başlanabilir. Yılda bir kez tiroid ultrasonu ile nodül varlığı denetlenmeli ve eğer nodül 1 cm’in üzerine çıkarsa ince iğne aspirasyon biopsisi ile nodülün yapısı değerlendirilmelidir. Cerrahi, tiroid hormon tedavisine yanıt alınamayan, büyük ve bası bulguları olan guatrlarda tedavi seçeneğidir.

     

     Doç.Dr.Ergun ÇETİNKAYA

  • ÇOCUKLARDA SPOR ve EGZERSİZİN BÜYÜMEYE ETKİSİ

    Sporun büyüme ve gelişmeye olan etkilerini ortaya çıkarmak için çocuklarda birçok çalışma yapılmış ve düzenli yapılan sportif aktivitenin çocuğun boyuna ve vücut ağırlığına etkisi araştırılmıştır. Sportif başarı amacıyla spora başlama yaşının giderek düşmesi nedeniyle antreman veya egzersizin kaslar, büyümeyi uyaran hormonlar ve henüz kapanmamış olan büyüme plakları üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalar güncelliğini korumaktadır.

     

    Düzenli fiziksel aktivite, spora katılım veya antrenmanın, ulaşılan boy uzunluğu, boy uzama hızının zamanı ve boy uzama hızını etkilediği henüz tam olarak gösterilebilmiş değildir. Ancak yüzme, tenis, basketbol ve kürek gibi spor türleriyle uğraşan çocukların yaşıtlarından daha uzun ve ağır oldukları gözlenmektedir. Bu durum bazı spor türlerinin avantajlı olabileceğini düşündürmektedir. Futbol, yüzme ve kürek gibi spor türlerinde erken olgunlaşma özellikle erkekler; jimnastik, paten gibi spor türleri ve bale gibi sanat dallarında geç olgunlaşma özellikle kız çocukları için avantaj oluşturabilmektedir. Bu nedenle spora bağlı seçimler yapılırken antrenmanın olgunlaşma üzerine olan etkilerinin dikkate alınmasında yarar vardır. Uluslararası organizasyonlarda performans yaşının bazı spor türlerinde giderek düştüğü görülmektedir. Bu durum spora daha erken yaşlarda başlanmasına neden olmaktadır. Küçük yaşta antrenmana başlamanın olumsuz psikolojik etkileri ile ilgili çalışma sayısı azdır. Psikolojik etkilerin yanında fiziksel anlamda da tek yönlü ve ağır antrenmanlar uygulanmadıkça bir sorun olmamaktadır. Uzun süreli dayanıklılık çalışmaları hem psikolojik hem de kas, tendon ve eklemlerin tekrarlayan zorlanmalar altında kalmaları nedeniyle uygun olmayabilirler. Çocukların mekanik verimlilikleri iyi olmadığı için aynı işi yaparken daha çok oksijen tüketir ve daha çabuk yorulurlar. Bu yaşla birlikte gelişme gösterecektir. Yine de antrenmanlar çok uzun tutulmamalı ve sık dinlenme aralıkları verilmelidir. Ayrıca yarışma ortamından çok oyun içerikli çalışmalara yer verilerek o sporun temel özellikleri öğretilmeye çalışılmalıdır. Fiziksel gelişim sırasında boyun uzaması kemiklerin epifiz adı verilen büyüme plaklarından sağlanmaktadır. Aşırı fiziksel yük ve büyüme plaklarına gelen darbeler, bu bölgelerin erken kapanmasına neden olabilmektedir. Okul çocukluğu döneminde sağlık toplarıyla çalışmalar ve zamanla vücut ağırlığıyla yapılan çalışmalara da yer verilmesi önerilirken ek ağırlık çalışmalarının 15-16 yaşlara kadar ertelenmesi gerekmektedir.

     

    Sporun, çocukların gelişimi üzerinde yarattığı etkiler üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Bazı araştırıcalara göre ise, fiziksel aktiviteler organizmada azot tutuluşunu ve protein sentezini arttırmakta, sonuç olarak lateral büyümeyi uyarmaktadır.

     

    Sporsal aktivitelerin kemik gelişimi üzerine etkisi üzerinde yapılan araştırmalar sınırlı stresin kemik büyümesine faydalı olduğu göstermiştir. Hareketsizlik kemik büyümesine zararlı sonuçlar verirken, aşırı ve şiddetli stres de kırıklara neden olabilir. Bazı çocuklar için atma, atlama veya kaldırma kemik dokularda istenmeyen sonuçlar yaratırken, diğer çocuklarda durum böyle olmayabilir. Egzersiz kemik genişliğini ve mineralizasyonunu arttırırken, hareketsizlik azaltır. Optimal bir süre ve şiddette yapılan egzersiz kemiklerin epifiz denen büyüme ile ilgili kısmına büyümeyi uyarıcı etki yaparken, uzun süreli şiddetli egzersiz büyüme üzerine fayda yerine zarar verebilir. Sonuç olarak; bilinçli olarak yapılan, belli süreleri aşmayan ve şiddeti çocuğun yaş grubu ile uyumlu olan fiziki egzersizler büyümeyi uyarıcı etki yaparlar.

     

    Bir dokunun hassasiyeti, büyüme hızıyla orantılı olarak gelişir. Bu nedenle, çocuklar yetişkinlere oranla fizyolojik yönden doğru olmayan antreman uygulamalarında daha çok yüklenme yaralanmaları tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu durum ergenlik çağında sıçrama dönemindeki çocuklar için daha da önemlidir çünkü ortopedik olarak aşırı yüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

     

    Gelişmekte olan organizmaya tek yönlü ve hazırlık yapılmadan yapılacak yüklenmelerde hemen ya da sonra doku harabiyetleri ortaya çıkabilir. Gelişmekte olan çocuklarda omurlara fazla yüklenmekten çekinmek gerekir. Çünkü aşırı yüklenmeler, omurgada şekil bozukluklarına ve kemik deformasyonlarına, büyümede duraksamaya ve hareket yeteneğinde azalmaya yol açabilir.

     

    Büyüyen bir çocukta büyüme hormonunun çok salgılanması çok uzun boylu olmaya, az salgılanması ise kısa boy ya da cüceliğe neden olur. Erişkin yaşta büyüme hormonu fazla salgılanırsa “Akromegali” denen el, ayak, çene ve kafatası kemiklerinin anormal boyutlarda olması ile karakterize bir durum oluşur. Egzersizde, yapılan egzersizin şiddetinin ağırlığına bağlı olarak büyüme hormonunda da artış gözlenir. Büyüme hormonunda görülen bu artışın dayanıklılık gerektiren egzersizlerde daha yüksek oluşu, büyüme hormonunun serbest yağ asitlerini enerji kaynağı olarak kullanımını arttıran etkiye sahip olmasına bağlanmaktadır. Bu yüzden büyüme hormonu daha çok uzun süreli submaksimal şiddette yapılan egzersizde, performansı etkileyen bir hormondur. Bu hormonun anabolik etkilerinden dolayı iskelet ve kaslarda büyüme meydana geldiğinden bazı sporcular kas kütlelerini arttırmak için doping amaçlı büyüme hormonunu kullanmaktadır. Yorucu bir egzersizden sonra toparlanma döneminde büyüme hormonunun normale dönmesi ise sporcularda daha hızlı olmaktadır.

     

    Çocukluk döneminde düzenli egzersizin başlıca yararları:

     

    Kilo kontrolü :  Ülkemizde fazla kilolu çocukların oranı erkek çocuklarda %11,6, kızlarda %13,2 kadardır. Bu durum hipertansiyon, zararlı kan yağlarında yükseklik, hipertansiyon, Tip 2 diyabet (Şeker hastalığı), büyüme hormonu salgılama bozuklukları ve solunumsal ve ortopedik problemlerle karşılaşma riskini artırmaktadır. Çocuk obezlerin %40'ı, ergenlikte obez olanların da %70'i erişkin yaşlarda da obez olmaktadır. Bu nedenle çocukluk ve ergenlik çağında obezite ile yapılacak mücadele erişkin yaşlardaki sağlık açısından da çok önemli sayılmaktadır.

     

     Psikolojik rahatlama :

     

     Hasta ruhsal olarak kendini daha iyi hisseder, depresyon ve anksiyete semptomlarının azalmasını sağlar.

     

     Kalp ve akciğerlerin kuvvetlenmesi:

     

    Egzersiz düzenli ve bilinçli bir şekilde yapıldığında kalp üzerinde kalp kaslarını kuvvetlendirici ve kalbin kontraktilitesini yani kasılabilirliğini arttırıcı etkisi meydana gelmektedir. Kalbin kasılma gücünün artması vücuda ve akciğere pompalanan kanın daha rahat dolaşıma katılmasını sağlayarak özellikle Tip 1 Diabetes Mellitus (şeker hastalığı) gibi hastalıklarda uzun dönem komplikasyonların yani yan tesirlerin oluşmasını zorlaştırır. Mikrovasküler sistemde meydana gelebilecek hasarların engellenmesi veya ertelenmesi sayesinde özellikle göz ve böbrek gibi organlarda hastalığın yapabileceği  hasar riski azaltılmış olur.

     

     

    Adolesan dönemde yapılan egzersizin başkaca amaçları şunlardır:

     

     - Fiziksel egzersiz, sağlık ve kendini iyi hissetme, büyüme ve gelişmeyi sağlamak

     

    - Yetişkinlikte aktif yaşam stilini oluşturmak

     

    - Kemik mineral yoğunluğunu arttırmak ve ilerde osteoporoz oluşma riskini azaltmak

     

    - Aşırı kilo veya obezite insidansını ve yetişkinlikte kronik hastalıkların görülme riskini azaltmak

     

     

  • TOPLUMUMUZUN ÖNEMLİ BİR SORUNU: BOY KISALIĞI ve GELİŞME GERİLİĞİ

    Çocukları erişkinlerden ayıran en önemli özellik devamlı bir büyüme, gelişme ve değişim sürecinde olmalarıdır. Büyüme ve gelişme; genetik faktörlerin yanısıra hormonlardan, büyüme faktörlerinden, iç ve dış ortam faktörlerinden etkilenir. Doğumdan 6-8 ay sonra beyindeki hücre artışı tamamlansa da iskelet, kas ve yağ dokusundaki artış yıllarca devam eder. Kas ve iskelet sistemi, kalp, dalak, karaciğer,böbrekler gibi birçok organ ve dokunun büyümesi normal büyüme eğrisini izler. Sinir, lenf ve genital organların büyümesi ise kendilerine özgüdür. Büyüme ve gelişme sürecinde belli bir sıra vardır. Başlangıçta en hızlı büyüyen kısım baş iken ilk 6 aydan sonra göğüs çevresi hızla büyür. 9-12 aydan sonra ise kollar ve bacakların büyümesi ön plandadır. Ergenlikteki boy sıçramasından önce ayak ve bacak uzunluğunda artış gözlenir.

     

    Bugün artık birçok ülkede eski yıllara oranla beslenmenin ve hijyenik koşulların daha iyi olması ile çocukların büyüme ve gelişme potansiyellerinin arttığını görüyoruz. Ancak gene de bazı nedenlerden dolayı büyüme iyi olamayabilir. Büyümenin intrauterin dönemde yani daha anne karnında iken başladığı bilinmektedir. Bu dönemde genetik bazı faktörler ve hormonlar ile büyüme faktörleri ile rahim içi ortam faktörleri, gebe iken annenin geçirdiği enfeksiyonlar, annenin aldığı ilaçlar, radyasyon ve sigara kullanımı büyümeyi etkileyen en önemli faktörlerdir.

     

    Post-natal dönemde yani doğum sonrası genetik faktörler, beslenme, hormonal faktörler, kronik hastalıklar ve psikolojik faktörler en önemli boy kısalığı ve gelişme geriliği yapan nedenlerdir.

     

    Boy kısalığı şikayeti olan çocukların ebeveynleri çok geç kalmadan mutlaka çocuk endokrinoloji hekimine başvurmalıdırlar. İlk başvuruda detaylı bir öykü alındıktan sonra antropometrik ölçümler yapılır. Bu ölçümlerde çocuğun boyu, kilosu, baş çevresi, oturma yüksekliği, anne-baba boyu gibi bazı ölçümler yapılır ve bu değerlerin standart değerlere göre hangi persentilde olduğu değerlendirilir. 3.persentilin altında olanlar mutlaka daha ileri tetkiklerle incelenmeli ve hastanın kemik yaşı da değerlendirilerek boy kısalığının genetik olup olmadığı veya hormonal nitelikte olup olmadığı hakkında fikir edinilmelidir.

     

    Boy kısalıkları aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilir:

     

    1.Normalin varyanti kısalıklar: Genetik (ailesel) boy kısalığı ve Yapısal boy kısalığı

     

    2. Patolojik boy kısalıkları: Orantısız boy kısalıkları (Kemik hastalıkları, raşitizm, Radyasyona maruz kalma) ve Orantılı  boy kısalıkları (Hamilelikteki  sorunlar yüzünden oluşanlar, kromozomal hastalıklar, sendromlar, endokrin bozukluklar, kötü beslenme, kronik hastalıklar, sevgi yoksunluğu)

     

    Genetik boy kısalığı olanlarda özellikle anne ve/veya babanın boylarının kısa olduğu görülür. Normal sağlıklı olan bu çocuklarda ergenlik de normal yaşlarda başlar ve devam ederek büyüme tamamlanır.

     

    Yapısal boy kısalığı olan çocuklarda ise anne ve/veya baba boyları normaldir. Ancak, bu çocuklarda büyüme çağında boy akranlarına göre alt sınırda olup ergenlik kızlarda 16, erkeklerde 18 yaşına ulaşıncaya kadar gecikebilir. Bu tip boy kısalığında erkek çocukları baba, kız çocukları ise annelerinin büyüme çizgisini takip eder. Sonuç olarak, çocukluk çağında akranlarına göre boyu kısa olan bu çocuklarda ergenlik geç te olsa başlar ve bu çocuklar genetik potansiyelllerine göre erişkin yaşamda normal boylarına ulaşmış olurlar.

     

    Boy kısalığının diğer nedenleri arasında beslenme bozuklukları, hormonal ve genetik nedenler gelmektedir. Beslenme bozuklukları arasında dengesiz beslenme, proteinden yetersiz beslenme, tahıllı gıdaların neden olduğu barsak hastalığı, düşük kalorili beslenme sayılabilir. Hormonal nedenler arasında ise en sık olarak tiroid bezinin normalden az çalışması, büyüme hormonu eksikliği (hipofizer cücelik), kortizon hormonun fazlalığı sayılabilir.

     

    Sonuç olarak; Eğer çocuğunuzda boy kısalığı veya büyüme geriliği olduğunu düşünüyorsanız çocuğunuzda yukarıda sözünü ettiğimiz boy kısalığı nedenlerden bir tanesinin teşhisinin konması için mutlaka bir çocuk hekimine tecihen bir çocuk endokrinoloji uzmanına başvurunuz

     

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

     

  • DİYABET (Şeker Hastalığı)

    Ankara diyabet, insülin, glikoz, glukoz, tip 1, tip 2, obezite, şeker, şeker hastalığı, kan şekeri, açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri
    Diyabet, diyabet logo, mavi halka, dünya diyabet günü, 14 kasım, 14 november, world diabetes day, obezite, ankara obezite

    14 Kasım Dünya Diyabet Günü

    DİYABETİN TARİHİ

     

    Yirminci yüzyılın başlangıç dönemine kadar ölümcül bir hastalık olan şeker hastalığı tedavisinde Kanada Toronto Üniversitesi'nden Frederick Grant Banting , asistanı, bir biokimyacı ve bir fizyolog ortak çalışmaları sonucu insülin'i 1921 yılında izole etmeleri ile önemli bir ilerleme gerçekleşmiştir. Bu zamana kadar tanısı konulabilen ancak tedavisi yapılamayan şeker hastalığı için tedavinin ilk adımı atılmıştır. Banting ve asistanı daha sonra köpek pankreasından elde ettikleri çözeltiyi pankreası çıkartılarak diyabetik yapılmış köpeğe vermişler ve kan şekerinin düştüğünü görmüşlerdir ve sonraki yıllarda insanlar üzerinde denenmiş ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir.

     

    DİYABETİN TÜRLERİ

     

    Diyabetin 4 temel tipi vardır. Bunlar: Tip 1 diyabet, Tip 2 diyabet, gestasyonel diyabet (gebelik diyabeti) ve bu sınıflar içine girmeyen bazı ilaçların kullanımında ve pankreas'ın zedelenmesi durumunda ortaya çıkan diğer durumlardır.

     

    TİP 1 DİYABETİN TANIMI

     

    Diyabet (ya da tıptaki adıyla Tip 1 Diabetes Mellitus), insülin hormonunun vücutta bulunmaması ya da azlığından kaynaklanan bir hastalıktır. Bu hastalık vücudun besinlerden yararlanmasını sağlayan normal süreçleri bozar ve kandaki glukoz düzeylerinin çok yükselmesine neden olur. İnsülin pankreastan salgılanan bir hormondur. Pankreas, karın boşluğunda, omurganın bel bölümü önünde midenin arkasında yer alan bir salgı bezidir. Pankreas'ın iç ve dış salgı görevleri vardır. İç salgı görevini Langerhans adacıkları denen salgı hücreleri yapar. Langerhans adacıklarını oluşturan α (alfa) hücrelerinden kan şekeri düştüğünde glikozun depo hali olan glukojenin tekrar glikoza dönüşmesini sağlayan glukagon, ß (beta) hücrelerinden glikozun kandan hücrelere geçerek enerji için kullanılabilmesini sağlayan insülin salgılanır. Dış salgı görevi ise asinus keseciklerine aittir. Bu salgı kesecikleri, pankreas özsuyu denen ve onikiparmak bağırsağına dökülen alkali bir sıvı salgılar.

     

    ETİYOLOJİ

     

    Tip 1 Diyabet, genetik yatkınlık ve çevresel faktörlerin etkisi ile oluşan bir hastalıktır. Tip 1 Diyabet gelişme riskini arttırdığı saptanmış olan 14 gen içerisinde en önemlisi 6. kromozomun kısa kolu üzerinde bulunan IDDM-1 genidir. Ailelerinde diyabet bulunan bireylerin yapılan genetik testlerle hastalığa yakalanma riski ortaya konulabilmekte, ancak önüne geçilememektedir. Hastalığı engelleyebilmek için çeşitli çalışmalar yapılmış olup, bunların en önemlilerinden biri olan nikotinamid tedavisi maalesef olumlu sonuç vermemiştir.

     

    Genetik yatkınlığın yanında, beta hücrelerinde bağışık yanıtın bozulmasına neden olan virüsler, toksinler ve bazı gıda maddelerinden söz edilmektedir. Tip 1 diyabetin oluşumunda inek sütünün önemi büyüktür. 1 yaş altı çocuklarda inek sütüne maruz kalmanın Tip 1 Diyabet görülme sıklığını arttırdığı görülmüştür. Bu yüzden özellikle 1.derece akrabalarında diyabet olan çocuklara olabildiğince uzun süreli inek sütü verilmemesi önerilmektedir. Gıdaların içindeki koruyucu maddeler ve tütsülenmiş gıdalar da otoimmün diyabeti başlatan faktörlerdendir.

     

     EPİDEMİYOLOJİ

     

    Diyabet popülasyonunun yaklaşık %10'u Tip 1 Diyabettir. Çocukluk çağı diyabetlerinin ise %95'i Tip 1 Diyabettir ancak son yıllarda Tip 2 Diyabet sıklığı çocukluk çağında artmaktadır. Görülme yaşı ve sıklığı ülkeler ve bölgeler arasında 2 ila 60 kat kadar değişiklik göstermektedir. Kronik hastalıklar arasında en yaygın görülen hastalıktır. En sık 8-14 yaş arasında görülür. Genellikle yıllık ortalama sıcaklığın düşük olduğu bölgelerde yüksek oranda görülmesi (Örn. Finlandiya) ile birlikte istisnalar da vardır( Örn: Sardunya Adası). Irksal farklılıklar da görülme sıklığını değiştirir. Örneğin Japonya'da hastalık çok az görülürken, Amerika'da Florida eyaletinde yaşayan Japonlarda hastalığın daha sık görüldüğü saptanmıştır.

     

     FİZYOPATOLOJİ

     

    Sağlıklı bir insanda aç iken normalde kan şekeri 90-110 mg/dl.dir. Yemek yenmesi ile birlikte kandaki şeker (glikoz) miktarı yükselmeye başlar. Bu değeri sağlıklı sınırlarda tutabilmek için beynin komutu ile pankreasdaki ß -hücreleridaha fazla çalışarak, kan şekerinin kandan hücrelere geçişini böylece kan şekerinin düşmesini sağlayan insülini daha çok üretmeye başlar. Kan şekeri normal sınırlara inince de tekrar açlıktaki gibi karaciğerden her zaman salgılanan az miktardaki glikoz için az miktarlarda insülin salgılamaya devam eder. Diyabette ise pankreasta insülini üreten beta hücrelerin multifaktöriel sebeplerle giderek ölmesi ve ß -hücrelerinin yaklaşık %20 sinin sağlam kalmasına kadar hiçbir klinik bulgu ortaya çıkmazken, bu dönemde araya giren viral bir enfeksiyon ya da aşı uygulaması hastalığın bulgularının aşikar hale gelmesine neden olur.

     

     BELİRTİLER

     

    Yetersiz insülinin  glukozu hücre içine sokamaması sonucu kan glikozu gittikçe artar. Bu durumda vücut kan glukozunu böbreklerden atma yoluna gider. Böylece idrarda glukoz görülmeye başlar. Glukoz atımı ile birlikte böbreklerden sıvı kaybı da oluşacağından, sık idrara çıkma ile vücudun sıvı ihtiyacı da artar ve çok su içme görülür. İnsülin eksikliği sonucu glukozun hücre içine giremeyip enerji üretiminde kullanılamaması nedeni ile vücut yağları kullanmaya başlar. Yağların yakılması ile kilo kaybı ve kanda keton cisimcikleri birikir. Bu ise bulantı, kusma ve iştahsızlık oluşturur ve idrarda keton görülür.

     

    Enerji üretimi için gerekli olan glikozun hücrelere girememesi sonucu başlayan protein ve yağ yıkımı ile oluşan artık maddelerin, sıvı elektrolit dengesini bozmaları sonucu akciğerler de atık maddeleri vücuttan uzaklaştırmaya çalışır. Bu nedenle Kussmaul Solunumadı verilen tipik bir solunum ile hasta hızla nefes alıp vererek organizmayı ketonlardan temizlemeye çalışır. Bu sırada aseton kokusu hastanın nefesinde hissedilmeye başlanır.

     

    TANI YÖNTEMLERİ VE TANI KRİTERLERİ

     

    Klinik olarak çok idrara çıkma, çok su içme, çok yeme, kilo kaybı gibi belirtilerle ya da daha ileri dönemlerde ketoasidoz veya koma ile başvuran hastalarda aşağıdaki tanı yöntemleri uygulanır:

     

    İdrarda glikoz bakılması: Normal şartlarda idrarda glikoz olmaz İdrarda glikoz varlığı başta diyabet olmak üzere çeşitli hastalıkları düşündürür. Diyabet hastalığına bağlı ise idrarda glikoz olması kan şekerinin 180 mg/dl. veya üstü olduğunu gösterir.

     

    Kan Şeker Düzeylerinin Tayini: İdrarda glikoz görülmesi üzerine bakılan kan şekerleri tanı için şarttır. Açlık kan şekeri (AKŞ) sağlıklı bir insanda 110 mg/dl.'nin altında olmalıdır.

     

    - Açlık Kan Şekeri (AKŞ)'nin 110-125 mg/dl. arasında olması "Bozulmuş Açlık Glikozu" olduğunun göstergesidir. Şeker yükleme testi gerektirir.

     

    - Herhangi bir zamanda bakılan Kan Şekeri (KŞ) 200 mg/dl.'nin üzerinde ise yine şeker hastalığı tanısı konur.

     

    Şeker yükleme testi (OGTT):

     

    120.dakika Kan Şekeri (KŞ) 140 mg/ dl.'nin altında ise normal kabul edilir. 120.dakika 140-200 mg/dl. arasında ise "Bozulmuş Glikoz Toleransı" olduğunu gösterir. Diyet tedavisi ve takip gerektirir. 120.dakika 200 mg/dl.'nin üzerinde ise şeker hastalığı tanısı konur.

     

    Hemoglobin A 1c (HbA1c):

     

    Yaklaşık 6-8 hafta öncesindeki kan şekerleri hakkında bilgi veren güvenli bir testtir. Kandaki hemoglobin adı verilen bir maddenin glikoz ile karşılaşma oranları, dolayısı ile kan şekeri ortalamaları hakkında bilgi verir. Normalde % 6,5 un altında olmalıdır.

     

    Çocukluk çağında en sık görülen kronik hastalıklardan biri diyabet. Çocuklarda Diyabet hakkında bilinmesi gerekenler. Çocuklarda diyabetin belirtileri, tedavisi ve  teşhisi hakkında bilinmesi gerekenler? Hatalı beslenme alışkanlıkları nelerdir? Diyabeti tetikleyen çevresel etkenler?

  • ERKEN ERGENLİK

    Boy kısalığı, erken ergenlik, erkeklerde erken ergenlik, kızlarda erken ergenlik, testis büyüklüğü, meme tomurcuklanması, erken adet görmeBoy kısalığının nedenleri arasında genetik yapı, yapısal boy kısalığı ve patolojik boy kısalığı sayılabilir. Patolojik boy kısalıklarının en önemlileri ise büyüme hormonu eksikliği, tiroid bezinin az çalışması ve erken başlayan ergenliktir.

     

    Erken ergenlik (puberte prekoz) kızlarda 8 yaşından, erkeklerde ise 9 yaşından önce ergenlik bulgularının ortaya çıkması şeklinde tariflenebilir. Ergenliğe girmek, daha önce kanda çok az miktarda olan kızlarda östrojen ve erkeklerde testesteron hormonlarının artmaya başlaması ile birlikte, vücutta daha önce gözlenmeyen bazı belirtilerin ortaya çıkmasıdır. Kızlarda meme tomurcuklanmasının başlaması yani göğüslerin yaklaşık ceviz büyüklüğüne gelmesi ile ergenlik başlarken erkeklerde ise yumurtalık yani testis boyutlarının yaklaşık 2.5 cm'in üzerine çıkması ile ergenlik başlamış demektir. Kızlarda normalde ergenlik 10-11, erkeklerde ise 11-12 yaşlarında başlar. Erkeklerde ergenliğin 13.5 yaşına kadar başlamaması, kızlarda ise ergenlik belirtilerinin 14 yaşa kadar görülmemesi de normal değildir. Nedenlerinin araştırılması gerekir.

     

    Erken ergenliğin en önemli bulgularından biri çocuğun akranlarına göre daha uzun boylu olmasıdır. Doğal olarak bu ebeveynleri sevindiren bir durum olup çocuklarının uzun boylu olmasından endişe etmezler ve doktora götürme ihtiyacı hissetmezler. Halbuki, o dönemlerde uzun boylu görünen çocuğun kemik hatları (epifizleri) hızlı büyüyüp erken kapanacağı için erişkin nihai boyu kısa kalacaktır. Boy kısalığını önlemek için bu çocuklar hemen çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeli, gerekli tetkikler yapılmalı ve uygun görüldüğü takdirde ergenliğin bir süre ilerlemesini durdurmak için ilaç tedavisi başlanmalıdır. Böylece hem çocuğun ileride kısa boylu kalması önlenecek hem de ufak yaşlarda ergenliği yaşamanın getireceği psikososyal örselenme engellenmiş olacaktır.

     

     

     

     

     

     

     

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Özel Ankara ENDOMER Pediatrik Endokrinoloji Merkezi

  • GUATR ve TİROİD BEZİ HASTALIKLARI (Hipotiroidi – Hipertiroidi)

    TİROİD GLANDI  boynun ön –alt kısmında, nefes borusunun ön tarafında birleştirici bir kısım (isthmus) ile birbirine bağlanmış sağ ve sol lob olmak üzere koni şeklinde 2 parçadan oluşan 18-20 g ağırlığında bir endokrin bezdir. Tiroid hormonları T3 (triiodotironin) ve T4 (tetraiodotironin, tiroksin) dir. Esas aktif olan ve dokularda etki gösteren tiroid hormonu T3’ dür ve T4 de T3’ e dönüşerek etki gösterir. Tiroid hormonlarının ham maddesi iyoddur ve iyod yetersizliğinde tiroid glandında hormon sentezi olumsuz etkilenir ve guvatr oluşur. Tiroid glandından salgılanan hormonlar kan dolaşımı ile taşınarak çeşitli organ ve dokularda etki gösterir.

     

    Tiroid glandının büyüklüğü ve fonksiyonu beyindeki hipofiz glandından salgılanan TSH hormonu tarafından kontrol edilir.  Kan dolaşımındaki tiroid hormonları (T4 ve T3) azalınca hipofizden TSH salgısı artar ve bu hormon tiroid bezinden tiroid hormon salgısını artırır. Tersine, eğer dolaşımda T4 ve T3 artarsa bu takdirde hipofizden TSH salgılanması azalır.

     

    T4 ve T3 hormonları vücudumuzun metabolizmasını düzenler ve metabolizmanın hızını kontrol ederler. Eğer çok hormon salgılanırsa metabolizma hızlanır ve HİPERTİROİDİ hastalığı gelişir. Hipertiroidi durumunda kalb hızı artması (taşikardi),  çarpıntı, iştahın iyi olmasına karşın kilo kaybı, terlemenin artması, sıcak intoleransı, ellerde titreme, uykusuzluk, halsizlik, sıcak intoleransı, saç dökülmesi, bağırsak hareketi artması ile ishal yapabilir. Şayet hipertioidi Graves Hastalığı’na bağlı ise göz bulguları ve görme şikayetleri de olur.

     

    Eğer tiroid hormonu az salgılanırsa  HİPOTİROİDİ  olur. Hipotiroidi oluşunca metabolizma yavaşlar, kalb hızı azalması, halsizlik, uykuya meyil, cilt-saç kuruluğu, soğuğa tahammülsüzlük, hafıza kusuru (anlama zorluğu),  barsak hareketlerinin  azalmasıyla  kabızlık, erkeklerde cinsel istek (libido) azalması, kadınlarda adet düzensizlikleri ve kısırlık (infertilite)  ortaya çıkar.

     

    TİROİD BEZİ HASTALIKLARI

     

    1. Guatr : Tiroid bezinin büyümesine  verilen genel isimdir. Bu büyüme nodüllü (tek veya birçok) veya nodülsüz (diffüz) olabilir. Büyümüş olan bir tiroidin çalışması da normal, az veya fazla olabilir. Yanı guvatr tiroid bezinin, sebep,tanı ve tedavisi son derecede farklı çok sayıda hastalığının genel bir ifadesidir.

    2. Nodül : Tiroid bezinin içinde normal dışı dokudur. Nodüller tek veya birçok ve değişik büyüklüklerde olabileceği gibi nodüllerin çalışması da normal, az veya fazla (normoaktif, hipoaktif, hiperaktif nodüller)  olabilir.

    3. Tiroidit : Tiroid bezinin iltihabına denir. Bakteri, virüs veya mantar  enfeksiyonuna bağlı olarak gelişebildiği gibi tiroide karşı oluşan antikorlarla da oluşur (otoimmun tiroidit).  Bezde genellikle ağrı vardır.

    4. Hipertiroidi : T4 ve T3 hormonlarının bezden aşırı salgılanması durumudur.

    5. Hipotiroidi : Tiroid hormonlarının (T4 ve T3) az salgılanması durumudur.

     

     

    Bazı ilaçlar da (lityum, amiodaron, interferon gibi) çeşitli mekanizmalarla tiroid hastalığına neden olabilir.

     

    Gebe kalmayı isteyen her kadının tiroid testleri öncelikle yapılmalı ve gebelik gerçekleştikten sonra kontrol edilmelidir. Gebelikde tiroid glandında yapısal değişiklikler ve tiroid fonksiyonlarında, iyod metabolizmasında, immun sistemde birçok değişiklikler olur. Annenin hormonlarında meydana gelen değişiklikler de tiroid fonksiyonlarını etkiler. Bu değişiklikler gebeliğin dönemlerine göre farklılık gösterir ve bazan doğum sonrası da devam eder. Fötus gebeliğin 11-12.  haftasından sonra tiroid hormonu sentezine başlar ve hormon sentezi için gerekli iyodu anneden sağlar. Tiroid hormonları bebeğin beyin gelişiminde çok önemlidir. Gebelikte görülen fark edilmeyen veya tedavi edilmeyen hipotiroidizm hiç belirti vermeden de görülebildiği gibi annede kansızlığa, kalp yetmezliğine, plasenta anomalilerine, kas güçsüzlüğüne, doğum sürecinde kanamaya, düşük doğum ağırlıklı bebek doğurmasına yol açabilir.

     

    Önceden tiroid hastalığı olan bir kadının gebe olması durumunda da uygulanan tedavide değişiklik yapmak gerekir. Zira gebelikte tiroid hormon ihtiyacı %20-25 oranında artacaktır. Gebelik sırasında 6-8 hafta aralarla tiroid testleri kontrolü yapılmalıdır. Tiroid hormonu dozunun değiştirilmesi halinde ise bir sonraki kontrol 4-6  hafta sonra yapılır. Prenatal vitaminler diye adlandırılan, gebelikte destek için verilen ve demir de içeren vitamin preparatları tiroid hormonunun emilimini azalttıkları için iki ilaç arada 2-3 saat süre bırakılarak alınmalıdır. Doğumdan sonra annenin ilaç ihtiyacı azalacak ve gebelik öncesi dozlara kısa zamanda dönülecektir.

  • HİPOFİZ BEZİ HASTALIKLARI

    Hipofiz bezi beyinde sella tursika denilen bir kemik yuva içinen yerleşmiş bir endokrin (hormonal salgılayan) organdır.  Yarım gram ağırlığında küçük bir organ olmasına karşın vücuddaki hemen  bütün  endokrin organların büyüklüğünü ve çalışmasını kontrol eden ana merkezdir ve vücudun en önemli endokrin bezidir. Büyüme  – gelişme, vücudun su – elektrolit dengesi, tiroid bezinin büyüklüğü ve hormon yapımı, memelerde süt bezlerinin çalışması, böbrek üstü  bezlerinin büyüklüğü ve çalışması, cinsel organların gelişmesi ve fonksiyonları hipofiz bezinde yapılıp vücuda salgılanan hormonlarla sağlanır.

     

    Hipofiz bezindeki herhangibir patolojiye bağlı olarak bu hormonların az veya fazla salgılanması, etki ettikleri endokrin bezlerin büyüklük ve hormon salgılarını etkileyerek akromegali (büyüme hastalığı) Cushing hastalığı (böbreküstü  bezlerinin hastalığı), hipogonadizm (seksüel gelişme geriliği), diyabetes insipidus (şekersiz şeker hastalığı), prolaktinoma (prolaktin hormonu salgılayan tümörlere bağlı olarak göğüsten akıntı gelmesi, adet düzensizliği, kısırlık, erkeklerde memelerin büyümesi, cinsel isteğin azalması) , hipopitüitarizm (bir veya daha fazla hipofiz hormonunun yetersiz yapımı ve salınımı sonucu gelişen klinik tablo)  gibi çeşitli ve ciddi endokrin hastalıklara neden olur.

  • ŞİŞMANLIK (Obezite)

    Çağımızın en önemli hastalıklarından biri olan obezite sadece gelişmiş ülkelerin sorunu olmaktan çıkmış ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde de giderek daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. Hastalığın yol açtığı psikososyal örselenmenin haricinde kan lipid düzeylerinde yükseklik, hipertansiyon, kalp krizi riskinde artma, şeker hastalığı gibi oldukça önemli sorunlar karşımıza çıkmaktadır. Çocukluk yaş grubunda durum daha da vahimdir. Ülkemizde 6-17 yaş 6924 çocukta yapılan bir çalışmada fazla kilolu çocuk sıklığı %10.3, obezite sıklığı ise %6.1 olarak bulunmuştur. Bir başka çalışmada ise 0-8 yaş arası çocuklarda %9.3 gibi yüksek bir sıklık bulunmuştur. Sosyo-ekonomik durumu daha iyi olan bölgelerde bu rakamın çok daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Nitekim Amerika'da bazı eyaletlerde obezite sıklığı %70-80'lere kadar yükselmektedir. Obezitenin nedeni kalori alımı ve harcanması arasındaki dengesizliktir. Enerji dengesinin pozitifleşmesi sonucu yağ dokusunda fazlalık meydana gelir. Bir çocuğun obez olup olmadığını anlamak için vücut kitle indeksi denilen bir hesaplama yapılır. VKI= Vücut ağırlığı/Boy2 formülüne göre eğer çıkan sonuç 25-30 arası ise "fazla kilolu", 30'un üstünde ise "obez" olarak adlandırılır.

     

    Çocuklarda obeziteye neden olabilecek hormonal faktörlerin mutlaka ekarte edilmesi gereklidir. Örneğin, tiroid bezinin az çalışması (hipotiroidi) şişmanlık yapabileceği gibi kortizol hormonunun fazlalığı da (cushing sendromu) obezitenin önemli nedenlerindendir. Bu nedenle obez olan her çocuk mutlaka çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Eğer endokrin bir neden bulunamazsa diyet ve egzersiz programına derhal başlamak gerekir. Aynı zamanda büyüme ve gelişme çağında olan çocuğa uygulanacak diyet programında bu konuya özellikle dikkat etmek ve gelişmeyi engellemeyecek önerilerde bulunulmalıdır.

     

    Obez çocuklara yaklaşımda dikkat edilmesi gerekli noktalar şunlardır:

    1. Çok kısıtlayıcı bir diyet uygulanmamalı

     

    2. İki yaş altında yağ kısıtlaması yapılmamalı

     

    3. Tatlı yemekleri tamamen diyetten kaldırmamalı

     

    4. Şok diyetlerden uzak durmalı

     

    5. Sauna, kusma, idrar söktürücü kullanılmamalı

     

    6. Öğün atlamadan yavaş yemek yeme ve iyi çiğneme                                      alışkanlığı sağlanmalı

     

    7. Mümkün olduğunca tüm aile birlikte yemek yemeli

     

    8. Alışverişte ve yemek hazırlamada çocuğun katılımı sağlanmalı

    9. Atıştırma tarzında, fast food türü yemek yemekten uzaklaşılmalı

     

    10. TV seyrederken yemek yeme ve atıştırma engellenmeli

     

    11. Ödüllendirme ve cezalandırmada yemek kullanılmamalı

     

    12. Ev dışında mümkün olduğunca dengeli yemek yemesi sağlanmalı

     

    13. Ailenin yemek yeme ve egzersiz yapma alışkanlıklarında gerekirse değişim sağlanmalı

     

    14. Davranış değişiklikleri dikkatlice gözlenmeli

     

    15. Çocukların bilgisayar ve TV başında çok fazla vakit geçirmesi önlenmeli

     

    16. Antremanı olan bir spora yönlendirilmeli

    Obezite, şişmalık, aşırı kilo, vücut kitle endeksii ile ölçümü, triod ya da hormonal bozuklukların diyet ve çocuk endokrinologu ile tedavisi
  • POLİKİSTİK OVER

    Kadınlarda oldukça sık görülen hormonal bozukluklardan olan hiperandrojenizm yani erkeklik  hormonlarının normalden fazla olmasının en sık nedeni polikistik over sendromudur. Görülme sıklığı yaklaşık %5 dir. Klinik olarak genellikle ergenlik çağında başladığı düşünülür. 15 yaş üzerindeki  kızlarda ultrason ile yumurtalıklarda çok sayıda kist görünümü yaklaşık %25 vakada saptanır. İlk kez 1935 de tanımlanan bu hastalık günümüzde sadece kadınların üreme sağlığı açısından değil,  aynı zamanda metabolik ve kardiyovasküler sağlık için de son derece önemlidir. Hastalığın tanısının  konması için şu 3 bulgudan en az ikisinin bulunması gerekmektedir. Bu bulgular;

     

    1) Adet düzensizliği

     

    2) Klinik  veya laboratuar bulgusu olarak erkeklik hormonlarının fazla olduğunun gösterilmesi

     

    3)  Ultrasonda yumurtalıklarda çok sayıda çevresel yerleşimli kistin gösterilmesi

     

    Polikistik over sendromunda altta yatan ana metabolik bozukluk insüline karşı olan dirençtir. Hem  insülin direnci hem de kanda insülin yüksekliği tabloya eşlik eder. Hastalarda klinik bulgular;  yağlanma, akne, kıllanma ve saç dökülmesi şeklinde olur. Kıllanma özellikle üst dudak, çene, göğüs, alt karın ve bacak iç yüzünde belirgindir. İnsülin direncinde sık görülen deri bulguları olan ve ensede,  koltuk altında, dirseklerde görülen kadifemsi koyu kahverenkli lezyonlar da polikistik over  sendromunun bulgularındandır.

     

    Obezite, polikistik over sendromunda erişkinlerde %60, adölesanlarda ise %30 oranında eşlik  edebilen bir bulgudur. Obezitenin özelliği gövdesel olması ve bel/kalça oranının yüksek olmasıdır. Hastalığın tedavisinde amaç öncelikle semptomatik tedavi ile bulguları ortadan kaldırmak, daha sonra da uzak dönem sorunlarını gidermektir. Öncelikle obez olgularda beslenme düzenlenerek kilo kaybı sağlanmalı, egzersiz arttırılarak yaşam tarzı değiştirilmelidir. Sadece bunlar sağlandığında bile erkeklik  hormonu düzeyinde %20 civarında düşüş sağlanabilmektedir.  Bunun dışında doğum kontrol ilaçları,  erkeklik hormonunu baskılayıcı ilaçlar ve insülin direnci varsa buna yönelik haplar ile hastalık tedavi  edilmeye çalışılır.

     

     

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı

     

  • KONJENİTAL HİPOTİROİDİ

    Konjenital yani doğumsal Hipotiroidi, tiroid hormonunun yetersiz ya da hiç salgılamaması halinde ortaya çıkan somatik ve psikomotor gelişimde gerilikle sonuçlanan bir hormonal bozukluktur. Bu hastalığın önemi, toplumda sık rastlanması ve önlenebilir zeka geriliğinin en sık görülen nedeni olmasıdır. Tiroid hormonu, beyin gelişimi ve fonksiyonu için oldukça önemli bir hormon olup sinir hücrelerinin oluşumu ve sinirlerde iletim gibi önemli fonksiyonları vardır.

     

    KonjenitalHipotiroidinin prevalansı yani görülme sıklığı 1/3000 -1/4000 arasındadır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada bu oran 1/2736 olarak bulunmuştur.

     

    Genel olarak bakıldığında bu hastalığın en önemli sebebinin iyot eksikliği olduğunu görmekteyiz. Özellikle sularında iyot düzeyi düşük olan yörelerde bu hastalığın görülmesi çok daha sıktır. Yeterli iyot replasmanı ile bu durum düzeltilebilir. İyot eksikliği olmayan bölgelerde ise bu hastalığın en önemli nedenleri arasında tiroid bezinin doğumsal olarak olmaması veya bezin olması gereken yerde olmaması sayılabilir. Ayrıca tiroid bezi içindeki hormonal oluşum düzeyindeki bozukluklar da konjenital Hipotiroidinin sebebidir.

     

    Normalde ağız yoluyla alınan iyot tiroid bezi tarafından tutulduktan sonra bir takım enzimatik reaksiyonlardan geçerek T3 ve T4 denen iki tiroid hormonlarına dönüşür. Bu dönüşümde etkili en önemli hormon beyinde hipofiz denen keseden salgılanan TSH hormonudur. T3, T4 ve TSH bir denge halinde çalışır. İyot eksikliği veya herhangi bir başka nedenden dolayı T3 ve T4 yeterli miktarda oluşamaz ise TSH salınımı artarak bu durum düzeltilmeye çalışılır.

     

    Tiroid Hormonu; hamilelik döneminde hayatta büyümeden primer sorumlu olmamasına karşın doğumdan sonra büyümeden primer sorumludur. Beyin ve iskelet sisteminin gelişiminde etkilidir. Vücut ısısının düzenlenmesinde ve sıvı-iyon transportunda rol oynar. Ayrıca aminoasit ve lipid metabolizmasında da etkilidir.

     

    Yeni doğanda hipotiroidi düşünülmesi gereken durumlar şunlardır:

     

    * Doğum ağırlığı 4000gr'ın üstünde ise

    * Gebelik süresi 42 haftadan fazla sürmüş ise

    * Zamanında doğan bir bebekte akciğer sorunu çıkmışsa

    * Vücut ısısının düşük olması

    * Geniş ön ve arka bıngıldak

    * Büyük dil, beslenme güçlüğü

    * Kabızlık

    * Uzamış sarılık

    * Göbek fıtığı

    * Büyük tiroid bezi

     

    Ancak bu bulgular çoğu zaman ilk aylarda gözlenmez. Çocuk büyüdükçe bu bulgular belirgin hale gelir ama o zaman da çok geç kalınmış olur. Dolayısıyla özellikle yenidoğan döneminde uzamış sarılığı olanlar ile kabızlık şikâyeti çekenler hipotiroidi açısından hemen incelenmelidir.

     

    Son yıllarda ülkemizde hipotiroidi tarama programı başlatılmış olup artık şikayeti olsun olmasın her yeni doğan bebekten topuk kanı alınmakta ve gerekirse hemen tedavi başlatılmaktadır. Tedavi ile hormon düzeyleri düzeltilerek çocukların zeka geriliğine maruz kalmaları önlenebilmektedir. Tabiki özellikle ülkemiz için en önemli sorun suların iyotlanması ve normal iyot düzeylerinde olmasının sağlanmasıdır. Böylelikle konjenital Hipotiroidinin en önemli sebeplerinden olan iyot eksikliği söz konusu olmayacak ve bu hastalığın görülme sıklığı çok azalacaktır.

     

  • ÇOCUKLARDA OSTEOPOROZ

    Kemikte mineral yoğunluğunun azalması olarak tanımlanabilen osteoporoz , çocukluk ve adölesan yaş grubunun en önemli sorunlarından biridir.

     

    Osteoporoz, kemiğin belli bir bölgesinde kemik mineral yoğunluğunun (KMY)  - 2.5 standart sapmanın altında olmasıdır. Çocuklarda bu değer yaş ve cinse göre z-skoru olarak belirtilir. Osteopeni ; yani kemik mineral yoğunluğunun daha az oranlarda bozulması ise z- skorunun – 1.1 ile -2.4 standart sapma arasında olduğu durumu ifade eder.

     

    Aslında ileri yaşların bir sağlık sorunu olarak osteoporoz ; çocukluk döneminde kazanılan riskin bir yansımasıdır. Çünkü , kemik kütlesinin önemli bir kesimi çocuklukta ve özellikle adölesan döneminde kazanılmaktadır. Bu dönemdeki çocukların günlük hayatlarında tükettikleri yüksek karbonhidrat içeren içecekler ve meyve suları, normalde günlük almaları gereken 1300 mg lik kalsiyum ihtiyaçlarını, emilimi % 55-70 azaltarak bozmaktadır. Aşırı kola tüketimi ve yüksek fosfat içerikli gıdalar kemik mineralizasyonunu bozarak özellikle kızlarda osteoporoza yol açarlar. İyi bir kemik matriks sentezi için aynı zamanda yeterli protein , Vitamin-C ve Vitamin-K  alımı da gereklidir. Son yıllarda çocukların sedanter yaşam şekli yani televizyon ve video karşısında geçirilen saatler , bilgisayar başında hareketsiz geçen zamanlar  çocukların daha obez olmasına yol açtığı gibi kemik mineralizasyonu da etkilemekte ve bu çocukların kemikleri osteopenik  hatta osteoporotik hale gelmektedir.

     

    Osteoporoz patogenezinde genetik yatkınlığa; beslenme , hormonlar ve çevresel faktörler ile yaşam tarzının katkısı son derece önemlidir. Adölesan dönemde en fazla kemik kitlesi kazanımı genetik ve yapısal faktörlerle olur. Beyaz ırkta ve Asya kökenlilerde osteoporozun daha çok görüldüğü rapor edilmektedir. Yapısal faktörler arasında aile öyküsünün olması, aşırı zayıf ya da kilolu olma, ergenliğin başlama yaşı sayılabilir. Genetik olarak duyarlı kişilerde kötü çevresel faktörler riskin daha da artmasına neden olur. Bu çerçevede beslenmenin osteoporoz oluşumunda etkisi çok önemlidir.

     

    Osteoporozun önlenmesi için çocukluk yaş grubunda başlamak üzere kalsiyum ve D– vitamini alımı belli düzeylerde olmalıdır. Optimal bir beslenme ile kalsiyum alımı :

     

    İlk 6 ay :                       : 250 – 330       mg / gün

    6 ay – 1 yaş arası        : 400 – 700       mg / gün

    1 – 10 yaş arası           :  800                mg / gün

    Adölesan                      : 1200 – 1500   mg / gün

    Erişkin                          : 1000 – 1200   mg / gün ; olmalıdır.

     

                Kalsiyumun yanısıra günlük 400 ünite D–vitamini ve yeterli güneş ışığı almak çok önemlidir.

     

                Besinlerden ; 1 su bardağı süt veya yoğurtta 270 – 300 mg kalsiyum varken  1, 5 kibrit kutusu büyüklüğünde  kaşar peyniri veya 5 kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynirde de aynı miktarda kalsiyum bulunur.

     

                Hormonlardan ; Büyüme hormonu , leptin , IGFI-I , IGF-II ,  PTH , Tiroid hormonları , E2    ve kortizon kemik oluşumu veya kemik dokunun yapılaşmasını etkileyerek kemik mineral yapısının oluşmasında önemli rol alırlar.

     

                Çocuklarda osteoporoz nedenleri arasındaendokrin nedenler önemli yer tutmaktadır Bunlar; hipertiroidism (tiroid bezinin fazla çalışması), Cushing Hastalığı, İdrarda kalsiyum atılımının fazla olduğu durumlar, hiperparatiroidi (paratiroid bezin fazla çalışması), D-vit eksikliği ve büyüme hormonu eksikliği'dir. Ayrıca bazı hematolojik nedenler de osteoporoz yapabilir. İlaçlar arasında kortizon  ve tiroid hormonlarının fazla kullanılması en önemli osteoporoz nedenidir.

     

     

     

    OSTEOPOROTİK KEMİKSAĞLAM KEMİK

     

     

     

    OSTEOPOROZUN ÖNLENMESİ

     

    Tüm yaş gruplarında kemik kütle kazanımına destek olacak uygun beslenme , yeterli kalsiyum ve D- vit alımı sağlanmalı

    Kolalı içeceklerin yerine süt içilmesi sağlanmalı

    Fiziki aktivite yaşam boyunca sürdürülmeli

    Ergenlik gecikmesinde neden yapısal bile olsa ergenliğin uyarilmasında geç kalınmamalı

    Adölesan dönemde ve tüm yaşam boyunca sigara , alkol ve aşırı kahve tüketiminden uzak durulmalı

    Tv – video – bilgisayar ile geçirilen saatleri kısıtlamalı

    Yer çekimine karşı yapılan şıçramalı hareketler arttırılmalı (basketbol, ip atlama gibi)

    Aşırı zayıflık ve şişmanlık gibi durumlar engellenmeli

    Sekonder osteoporoz geliştirebilecek hastalığı olanlar ve osteoporoz yapıcı ilaç kullananlar yakından takip edilmelidir.

  • ÇOCUKLARDA KEMİK HASTALIKLARI: RİKETS

    Rikets; çocukluk çağında görülen bir kemik hastalığı olup özellikle uzun kemiklerin epifiz dediğimiz uç kısımlarında mineralizasyon eksikliğine bağlı genişlemeler, erimeler ve şekil bozukluğu ile kendini gösterir. Eskiden bu hastalığa halk arasında raşitizm de denirdi. Riketsin en önemli oluşma nedeni özellikle yenidoğan döneminde Vitamin-D alımının olmaması ya da eksik olmasıdır. Bilindiği üzere yenidoğan döneminde eğer çocuğumuz normal zamanında ve normal kiloda doğdu ise 15.günden sonra günde 400 Ünite Vitamin-D vermemiz gerekir. Bu da günde 3 damla D-Vit. vermeyi gerektirir. Eğer çocuğumuz anne sütü yeterince alıyorsa bütün vitaminleri de yeterince alıyor demektir. Ancak sadece D-Vit. yetersiz kalır ki bu yüzden ek olarak günde 3 damla verilmesi şarttır. Eğer bu ilacı anne sütü aldığı sürece düzgün verirsek ve çocuğumuzun güneş ışığından da yeterli miktarda faydalanmasını sağlarsak  rikets görülme şansını çok azaltmış oluruz.

     

    Türkiye’de rikets 3 yaş altı çocuklarda yaklaşık %6 oranında görülmektedir. Yukarıda da belirttiğim gibi, gün ışığından yeterince yararlandırılmayan süt çocukları, D-Vitamini proflaksisi almayan bebekler bu konuda en riskli grubu oluştururlar. Riketsli bir çocukta klinik olarak görülebilecek bulgular şunlardır:

     

    1) Bıngıldağın büyük olması, geç kapanması ya da kapanmaması

     

    2) El bileklerinin normalden geniş olması

     

    3) Kafasının arka tarafının elle bastırıldığında pin-pon topu gibi çökmesi

     

    4) Kaslarda zayıflık, kemik ağrıları

     

    5) Çocuk yürümeye başladıktan sonra bacaklarda içe doğru eğilme

     

    6) Diş çıkmasında gecikme

     

    Son yıllarda çocuklarda rikets gelişmesinin en önemli sebeplerinden biri de bilinçsizce kullanılan koruma faktörü yüksek vücut kremleridir.  Hamilelik döneminde güneş ışığından yeterince faydalanmayan anneler eğer güneşe çıkarken bir de bu yüksek koruma faktörlü vücut kremlerinden de kullanmışlarsa, daha anne karnında iken çocuğunda rikets başlayacaktır. Keza aynı şekilde doğumdan sonra çocuğunu güneş ışığına çıkaran anneler eğer çocuğa bu tür kremleri sürüp güneşe çıkartırlarsa güneşin hiçbir faydası olmayacaktır ve iyilik yerine kötülük yapmış olacaklardır. Onun için bizim önerimiz, çocuğumuzu en az yarım saat indirekt olarak güneşte tutmak  ve daha sonra bu koruyucu kremleri sürmektir.

     

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzmanı

     

  • CİNSEL FARKLILAŞMA ANNE KARNINDAYKEN BAŞLIYOR !

    Dişi ya da erkek cinste olmamızı sağlayan olaylar zinciri döllenme ile başlamaktadır. Döllenme sırasında kromozomal ve genetik yapı belirlenir. Genetik yapının belirlenmesinden sonra gonad; erkek ise erkek yumurtalığına (testis), dişi ise dişi yumurtalığına (over) farklılaşır. Daha sonra iç ve dış genital organlar cinse özgü özellikler kazanır yani fenotip belirlenir.

     

    Anne karnında yaklaşık 5. Haftaya kadar dişi ve erkek gonad ayırımı mevcut değildir. Erkekte testis oluşması gebeliğin yaklaşık 7.haftasında başlar. Gonadın erkek yumurtalığına farklılaşması dişilerden daha erken olmaktadır. Gebelik süresince olgunlaşma sürecini devam ettiren yumurtalıklar gebeliğin son 2/3 periodunda torbaya inerler. Zamanında doğan çocukların yaklaşık %95 inden fazlasında, prematürelerde ise % 80 civarında yumurtalıklar torbada gözlenir. Ancak bazı durumlarda yumurtalıkların torbaya iniş süreci 1 yıla kadar uzayabilir.

     

    Dişilerde ise gonadın dişi yumurtalığına farklılaşması daha geç başlar. Bununla birlikte doğuma kadar yumurtalarda yaklaşık 2 milyon hücre oluşur.

     

    Dış genital organların belirginleşmesi ise erkeklerde hamileliğin 9. Haftasında başlayıp 13. Haftasında sona erer. Erkeklerde dış genital organların farklılaşması erkek yumurtalığı olan testislerden salgılanan testesteron hormonu ile olmaktadır. Sekonder seks karakterleri denen sakal, bıyık çıkması gibi durumlardan da testesteron ve onun yan ürünü olan dihidrotestesteron hormonları sorumludur. Bu hormonlar beyinde hipofiz denen ve birçok hormonun salgılandığı keseden salgılanan LH ve FSH hormonlarının etkisi ile yumurtalıklardan salgılanır ve etkilerini gösterirler.

     

    Psikoseksüel farklılaşma denildiği zaman anlaşılması gerekenler ise şunlardır:

     

    Cinsel kimlik: Kişinin kendini erkek ya da kadın olarak tanımlamasıdır

     

    Cinsel rol : Yaşanılan çağ ve içinde bulunulan toplumun kültürüne göre insan davranışlarında kadın ve erkekleri birbirinden ayıran yanlardır

     

    Cinsel yönelim : Eş seçimidir

     

    Cinsel kimlik, yani kişinin kendini erkek ya da kadın olarak algılaması oldukça karmaşık, cinsel açıdan iki yönlü ve tümüyle insana özgü bir süreçtir. İnsanlarda erken dönemlerde ortaya çıkan hormonal değişikliklerin seksüel davranışlara etkisi üzerinde son yıllarda daha fazla durulmaya başlanmıştır. Özellikle anne karnında iken erkeklik hormonlarına maruz kalan kız çocukların ileri yaşlarda mücadeleci sporlara daha fazla ilgi duydukları ve çevrelerinde “erkek Fatma” olarak bilindikleri gözlenmektedir. Bunun yanında bazı genç kadınların kendilerini biseksüel ya da homoseksüel olarak tanımladıkları da bildirilmiştir.

     

    Sonuç olarak; anne karnında iken başlayan cinsel farklılaşma kişinin erkek ya da dişi olmasını belirlemekte, bazı hormonların etkisi veya eksikliği ile kişinin cinsel yapısı olgunlaşmakta ve nihayetinde cinsel kimliğin, cinsel rolun ve cinsel yönelimin belirlenmesi söz konusu olmaktadır.

     

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

  • YENİDOĞAN ÇOCUKLARDA TSH YÜKSEKLİĞİ

    Yaklaşık 9 ay süreyle karnında bebeğini büyüten anne adayı ve onunla bu mutluluğu paylaşan babanın en büyük arzusu kolu-bacağı sağlam sıhhatli bir yavrularının olmasıdır. Ülkemizde de artık rutin haline gelen ve doğum sonrası bebeğin topuğundan alınan bir damla kan ile TSH düzeyi ölçülür. Eğer tahlil sonucunda bir yükseklik varsa bu aileye bildirilir ve gerekirse çocuk endokrinoloji uzmanına götürülmesi istenir. Bebeğin gelişimi ve zeka formasyonunda çok önemli rolü olan tiroid hormonlarının yüksekliği veya düşüklüğü, anne ve babayı bir anda çok büyük bir endişeye sürükler ve en kısa zamanda uzman bir doktora götürmek için telaş başlar. Sİzlere burada böyle bir durumda nasıl davranılması konusunda bazı ipuçları vereceğim.

     

    Öncelikle bilinmelidir ki esas önemli olan TSH yüksekliği değil, ST3 ve ST4 hormonlarının düzeyidir. TSH yüksekliği bize çok önemli bir uyarıdır ama yüksek olduğu durumlarda yukarıda da belirttiğim gibi hemen acil olarak ST3 ve ST4 hormon düzeylerine bakılmalı, eğer bu hormon düzeyleri düşük ise tedavi başlanması planlanmalıdır. Eğer TSH düzeyi < 20 mIU/ml ise ve sT3, sT4 normal sınırlar içindeyse ilaç vermeden bir süre beklenebilir ama mutlaka kontrol edilmelidir. Tabii ki burada bebeğin klinik bulguları, gelişimi vs gibi çok önemli bulgular bizlere değerlendirmemizde ve karar vermemizde yardımcı faktörlerdir. Sadece laboratuvar sonuçlarına bakarak tedavi başlamak ya da başlamamak doğru değildir.

     

    Sonuç olarak, tiroid ile ilgili gerek klinik gerek se laboratuvar olarak pozitif herhangi bir bulgusu olan her bebek mutlaka en kısa sürede bir çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeli ve doğabilecek kötü sonuçlardan hasta korunmalıdır.

  • PENİS KÜÇÜKLÜĞÜ

    Erkek çocukların gelişimi sırasında penis boyunun akranlarına göre küçük olduğunun farkedilmesi anne ve babayı olduğu kadar bireyin kendisini de oldukça rahatsız eder. Özellikle kapalı toplumlarda çocuk bu sıkıntısını hiç kimseyle paylaşamaz ve eğer tedavi de edilmezse bu psikolojik olarak tüm hayatını etkileyebilir. Bazen sünnet olurken, bazen de okul çağı başlayınca fark edilen bu durumda yapılması gereken hemen çocuk endokrinoloji uzmanı bir doktora muayene olmaktır. Zira her yaşa özgü, ortalama olması gereken penis boyları çizelgesinden hakikaten penis boyu ufak mıdır değil midir cevabını bulmak çok kolaydır. Zaman zaman kilolu hastalarda penisin içe gömük olmasından kaynaklanan penis ufaklığı olabilir. Ancak böyle durumlarda çok büyük bir olasılıkla gömük penis rahat büyüyemediği için boyu da kısa kalmaktadır.

     

    Sonuç olarak, bu tür bir gözlem söz konusu ise, çok geç olmadan gerekli hormonal tetkiklerin yapılması ve tedavi ile penis boyunun uzatılması sağlanmalıdır. Tabii ki tedavi için hastanın uygun yaşta olması şarttır.

RANDEVU İÇİN

0 312  441 66 00

SİTE HARİTASI

Ziyaretçi Sayımız: